2 Kasım 2009 Pazartesi

11 AĞUSTOSTA NE OLDU?


11 AĞUSTOSTA NE OLDU?


       İşsizlik fonunda 42 milyar nasıl birikti? Her çalışan için kesilen primler işsizlik fonunda toplanıyor. Toplanan paraları fon yönetimi isteyene borç veriyor. Bunu da nema elde ediyor. Elde ettiği nemada bu fonun havuzunda birikiyor. Fon yönetimi çeşitli fonlarda veya menkul değerlerde bu havuzdaki paradan nemalar elde ederek 42 milyar parayı havuzda toplamış. Peki diyelim ki maliye bakanı fon yönetiminden borç para alabilir mi? Tabi ki faizinin ödemek koşuluyla alabilir. Ama öyle olmuyor. 11 Ağustos 2009 günü meclis saat 15.00'de toplanıyor. 28 dakikada çıkardığı yasayla işsizlerin 4,5 milyarını yol yapacağım diyerek el koyuyor.

 Bakınız 7 yıl süresince işsizlere 2,5 milyar işsizlik ödeneği verilmiş. Meclisin çıkardığı yasayla 7 yılda işsizlerin aldığı paranın 2 katı hazineye aktarılmış. Bu tarihte son bir yılda işsiz kalanlardan sadece 292.000 işsiz bu fondan yararlanırken milyonlarca işsiz işsizlik ödeneği alamıyor. Çünkü işsizlik ödeneğinden yararlanmak için son 3 yılda 600 gün prim yatırmak şart. Bu şart işsizlerin lehine değiştirilip daha çok işsize ödeme yapılabilir. Eğer mecliste bu sınıfı düşünen vekiller olsaydı.

        Hadi 240 milletvekili bu yasanın çıkması için hiç tereddüt etmeden parmak kaldırdı. Yasaya hayır oyu kullananların sayısı 32'dir. Kendini solda gören partinin milletvekili sayısı 97'dir. Nitelikli gasp denebilecek bir olay yaşanıyor fakat muhalefet yok. Demeye dilim varmıyor ama canım kardeşim kabahatin çoğu senin. Bu milletvekilleri senin oyunla seçildi. Her ne kadar emekçilerin önüne barajlar koysalar da sen canım işsizler bu barajları aşabilirsinde yıkabilirsinde.

              Diyelim ki 1 milyon işsize 1 yıl aralıksız işsizlik ödeneği verildi.( Şu an işsizlik ödeneği alan işsiz en fazla 10 ay en azda 6 ay alıyor.) Tutacağı miktar 3 milyar 324 milyon lira işte canlar kaynak var ama sen sustuğun için sana vermiyorlar. Verecekleri yere veriyorlar.

23 Ekim 2009 Cuma

Barışı Bütünlemek İçin Bir Arada Yaşamı Savunmalıyız


Barışı Bütünlemek İçin Bir Arada Yaşamı Savunmalıyız


  Barış ortamının oluşması için iklimin uygun olması gerekiyor. Bir ortam -20 derece soğuk olursa üşüme ve rahatsız olmayı yaşarız. Ilıman, sıcak ve pozitif ortamın oluşması için 30 yıldır ama Kürt ama Türk tarafı yaşanan soruna hep negatif baktı. Üzülmemek, her akşam ekranların başında kahrolmamak, anne babaların acı çekmemesi ve çocukların öksüz kalmaması için iklimin barışçıl havasının oluşması için çaba göstermeliyiz. Çözümün nereden geldiği, nasıl oluştuğunun barış için önemi olmasa gerekir. Savaş, ölüm, kan, zulüm, hüzün ve mutsuzluk yoksa desteklenmelidir. Sorunu yaşayan ülkemizin insanlarının ortak çıkarları ve ortak mutluluğunu yaşamak için ülkemizin siyasi aktörlerinin bu konuda rol üstlenmesi gerekiyor. Çözümün arkasında ABD ve AB varsa çözüm ülkemizin insanlarının çözdüğü çözüm olmayacaktır. Ortadoğu yer altı kaynaklarının emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda bu sorun çözülme aşamasına girmişse asla bunun yeterli olmadığı gerçek anlamda barışçıl bir ülkede yaşamak için bir arada yaşamı savunmalıyız. Ne ABD, ne AB, ne Talabani, ne Barzani, ne Fethullah, ne Nakşibendî güdümünde çözülmelidir. Eğer çözüm bu arayışlar içerisinde olacaksa gelecekte ezilen halklara hiçbir faydası olmayacaktır. Sorun birbirini kabul etmeme sorunu ise birbirimize saygılı olup birbirimizin varlığından rahatsız olmamalıyız. Birbirimize bana benzeyeceksin dayatmasında bulunmamalıyız. Bunun sağlanması için hukuksal haklar da oluşturmalıyız. Yani 1982 anayasasını tümüyle kaldırarak yerine çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı bir anayasanın siviller tarafından hazırlanması gerekmektedir.

            Tüm halkların sosyal, toplumsal, ekonomik, siyasi ve demokratik haklarını verebilen bir devlet saygılı bir hükümet şarttır. Aslında yaşanan tüm sorunların altında pastanın paylaşımı vardır. Pastanın paylaşımı da sınıfsal talepler, bilinç ve mücadele ile olmalıdır. Sermayenin dünyada ve ülkemizde açgözlülüğünden çıkan sorunlardır. Düşünün bir ülkede 19.000 milyoner ve milyarder zengin vardır. Düşünün ilimizde 2008'den beri yaşanan krizden halk, işçi, çiftçi, esnaf ve sanatkâr bir o kadar yoksullaşırken ilçemizdeki kapital bir o kadar zenginleşmiştir. Ülke sıralamasında ciddi yerlere tırmanmıştır. İlimizde ve ilçemizde yaşanan işsizlik insanları mağdur etmiştir. İşsiz kalmalarına sebep olmuştur. Halk fakirleştikçe ilimizde ve ilçemizde olan kapitaller basamak atlayarak zenginleşmiştir. Gerek 24 Ocak, gerek 5 Nisan, gerek 2001 Şubat ve gerek ise 2008 krizleri halkı bir o kadar fakirleştirmiştir. Zenginler bir o kadar zenginleşmiştir.

            Dünyada ve ülkemizde yaşanan savaşların huzursuzluğu ve umutsuzluğunun altında bu sebepler vardır. Yaşanabilir bir dünya, yaşanabilir bir ülke, yaşanabilir il ve ilçe kurmak için sayısal çoğunluğumuza güvenerek sınıfsal mücadele ilmesini yükseltmeliyiz. Emperyalist ve kapitalist hattının ülkemizdeki temsilcileri olan ulusalcı, milliyetçi, liberalci ve dinci iki cepheye karşı emek cephesinin oluşması şarttır. Hattın antiemperyalist ve antikapitalist cephenin oluşması sınıfsal bilincin ve sınıfsal mücadelenin verilmesi gerekmektedir. Barış için yaşanan ortamın ısrarcılığını yapmak bunun sağlanması için tüm pozitif ortamı sağlamalıyız. Bölünmemek için bütünlemek, barış için bir arada yaşamı savunmalıyız.

            Not: Son yaşanan ortama solduyuyla yaklaşmak sorunun çözümünde mutlu günlere katkı sunarak BARIŞ ORTAMININ TOPLUMSALLAŞTIRMANIN KANALLARINI AÇMALIYIZ. Çünkü bu güne kadar savaş ortamından beslenenler ve ırkçılık yapanlar kazandı…  

     

19 Ekim 2009 Pazartesi

Akhisar Belediyesinin 2008 2009 2010 Bütçesi


Akhisar Belediyesinin 2008 2009 2010 Bütçesi


 Akhisar Belediyesinin bütçe dağılımı konusunda çok detaylı bilgiye sahip değilim. 2009 yerel seçimlerinde ortaya atılan bütçenin çarçur edilerek harcandığını muhalif kesimler tarafından belgelenerek ortaya serildi. Çok ilginç 3 birimin harcamaları dikkat çekti. 2008 yılında eğitim için ayrılan bütçe 44 milyardı. Halkla ilişkiler ve basın yayın biriminin harcadığı para 2 trilyon 350 milyardı. 2010 yılı tahmini bütçesi Kasım ayındaki meclis toplantısında geçti. Halkla ilişkiler ve basın yayın için 1 trilyon 80 milyar ön görüldü. Düşünün, 2008 yılında ne kadar harcanmış? 2010 yılında 1 trilyon 270 milyar fark neyin farkıdır? 2 yıl önce 2 trilyon 350 milyar, 2 yıl sonra 1 trilyon 80 milyar…2009 yılı için 2008 yılında 2 birim ile ilgili ön görülen bir rakam yok. Arşivlere baktığım kadarıyla, 2009'da ön görülen bütçe ayrılmamış. (www.akhisarhaber.com sitesinin arşiv bölümüne belediye bütçesi linkine girdiğinizde görebilirsiniz.)

2009'un ilk üç ayı seçim atmosferi içerisinde geçti. Yani mevcut AKP iktidarının seçimi kazanmak için keseyi açtığını düşünüyorum. Oda sanırım Aralık ayının ilk haftasında belediye meclisinde görüşülerek netliğe kavuşacak. Acaba AKP iktidarı 2008 yılında 2 trilyon 350 milyar harcadığı birimlere 2009 yılında ne kadar harcadığını bekleyip göreceğiz. Seçim sonrası eski yazımlarımda belirttiğim gibi seçimi haksız rekabet yapanlar kazandı.(2 trilyon 350 milyar harcandı. Pirinç, kömür ve makarna dağıtıldı.14 bin yeşil kartlının listesi neden alındı? Neler yapıldı?)

Sayın adaleti olmayan akraba ve yandaşlarını kalkındırma partisi, seçimi kazanmak için halkın ekonomisini yok etmek vacip midir? Önümüzdeki dönem su paralarını % 8 zam ile karşılayacağız. Yine Kasım ayı belediye meclis toplantısında eski aslan sosyal demokrat şimdi AKP'lilerden daha çok AKP'li çiçeği burnunda meclis üyesi su paralarının zam komisyon başkanı Ruşen ÜREN yapılan zammı savundu. Sanki pazarcı esnafının oda başkanı değil fabrikatör sahibiymiş gibi zammın olmasını diretmiştir. O kadar güzel bir komisyonun başına getirilmiş yeni siyasi davranış biçiminin en önce savunucularından olmuştu. Eee kolay değil yerinin sağlamlaştırmak. Ülkede ve dünyada yaşanan ekonomik krizden hiç mi haberiniz yok? İşsizliğin arttığı, daralmanın 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en ağır ekonomik daralma olduğunu bile bile suya % 8 zam yapıyorsunuz. Oysa bir yıl içerisinde faize aktarılan para ve stokları eritmek için KDV'den sıfır vergi alındı. SSK prim ödemeleri üstlenildi. Dolaylı yoldan sermayenin cebine 100 milyar dolar para aktardınız. Oysa SSK primlerinin üstlenmesi işsizliğin artmaması içindi. Sermayenin stokları eritilerek istihdam yaratılmadı. Ülkede daha çok işsizlik çoğalmıştır.

Emekliye % 2,5 zam yaptınız. İnsanların sağlık güvencesi olduğu halde sağlık ocaklarından 2 TL, hastanelerden 8 TL ücret talep ettiniz. Gerek SSK gerek Bağ-Kur gerekse emekli sandığını sosyal güvenceleri için alınan paranın bir bölümü sağlık masrafları için kesilmiyor muydu? % 8 suya zam, % 2,5 emekliye maaş artışı buna karşılık emeklinin en çok ihtiyaç duyduğu sağlık harcamalarına zam yaptınız. Kaşıkla verip kepçe ile geri istiyorsunuz. Bir de hizmet vermemiz için su paralarına zam yapmak zorundayız diyorsunuz. Neden her kriz olduğunda hiç suçu olmayan halk faturayı ödüyor? Krizin faturasını zenginler ödesin. Halka hizmet vermek için sermayeden servet vergisi talep edebilirsiniz. Esnafın, çiftçinin, işçinin, işsizin ve emeklinin verecek bir şeyi kalmadı. Dolaylı yollardan hastane kapılarında sağlık harcamalından dolayı belki canını alabilirsiniz. Ama sanıyorum bu halk bir gün ayağa kalkıp dirilecek ve canına ve yaşamına kastedenlerden hesap soracak.

16 Ekim 2009 Cuma

Akhisar Belediyesinden Yapılan Basın Açıklaması Üzerine.


Akhisar Belediyesinden Yapılan Basın Açıklaması Üzerine.
16.10.2009

Akhisar halkın kaynaklarının kendileri ve yandaşları için kar alanı haline getirilmesinin önemli bir göstergesidir. Akhisar belediye sarayı.yani kaynakların halkın ihtiyaçları için değil kendilerinin ve yandaşlarının zenginleşmesine olanak sağlayacak alanlarda sorumsuzca harcanmasıdır. AKP iktidarı ve AKP belediyeleri soygun ve yolsuzluk politikalarının devamı için halkın demokratik katılımının söz ve karar hakkının kabul etmediği bir yönetim anlayışının siyasi savunucusudur. Tamiratı firmanın teminatıyla yapacağız diyenler: harcanan kendi paraları ve servetleri olmadığı sürece harcanan hiçbir paradan rahatsızlık duymamaktadır.

Bu anlayışı anlamak bundan sonra yapılacaklar karşısında nasıl bir  tutum takınanacağımızı ortaya çıkarmak açısından önemlidir.

Özellikle Akhisar şehir stadı ve kapalı spor salonu alanı için belediye meclisinden yetkilendirme aldıkları şu günlerde daha duyarlı olmalıyız..Bu alanın Akhisarlıların çıkarlarına ters düşen bir yer haline gelmemesi için demokratik katılım hakkımızı mutlaka kullanmak zorundayız. Bizler söz söyleme ve kararlara katılma hakkımıza sahip çıkmazsak burasını büyük MARKET gruplarına peşkeş çekecekler.Buda Akhisar esnafının yok oluşu demek olacaktır.

Bu konuyu tekrar ele almak üzere bırakıyorum.

Belediye başkan yardımcısına belki sorumluluklarını hatırlayabilir amacıyla bazı sorular sormak istiyorum.

Çok yüksek trilyonlara mâl olan ve büyük bir servet harcanarak yapılan belediye sarayı neden belediyeye gelir getirecek bir yapı olarak planlanmadı?

Binanın yapımı için alınan kredinin koşulları nedir?

Binanın yapım aşamasında ve tesliminde bir kontrol firma yokmuydu?

Binayı yapan firma hangi kanalla bu işin sahibi oldu?

Mezbaha inşaatında belediyenin üzerine  maddi bir külfet bırakıp giden bu firma yine neden tercih edilmiştir?

Binanın mobilya ve mefruşat alımı nasıl gerçekleşmiş ve hangi firma vermiştir?

Bu sorulara cevap verip vermiyceklerini bilmiyorum.ama bildiğim bir şey var.Bu halk kendini yoksullaştıran ve sadakayla yaşamaya mahkum eden bu anlayışla bir gün mutlaka hesaplaşacaktır.

8 Ekim 2009 Perşembe

Dünya Bankası ve IMF ye ayıp mı oldu? Sorunun cevabını öğrenmek için yazının sonunu bekleyelim.


Dünya Bankası ve IMF ye ayıp mı oldu? Sorunun cevabını öğrenmek için yazının sonunu bekleyelim.
08.10.2009

Dünya Bankası ve IMF yöneticileri ülkemizde ikinci kez toplanıyorlar ilkini de yanılmıyorsam 1954'de yapmışlar. İki toplantı yaptıkları başka hiçbir ülke yok.
Bu toplantılarda bu kurumlar Dünya Kapitalizminin işleyişiyle ilgili stratejik kararlar alırlar.

Bu kurumların işlevini anlayabilmek için ülkemizde ilgili uygulamalardan bazı örnekler vereceğim.


 Ülkemiz Osmanlı imparatorluğundan kalan borçlarını Cumhuriyet hükümetlerinin programlarıyla adım adım ödenerek 1950'li yıllarda sıfırlanmıştır. Borçu sıfırlamanın yanında Devlet SÜMERBANK, şeker fabrikaları, Çay-Kur, TEKEL Ziraii Denetim ve Donatım kurumu,(KİT) leri yaratmışlar. Türkiye'miz bu dönemde kendi ürettiğini tüketen korumacı ağırlıklı olarak kapalı bir ekonomik model uygulanmıştır.

İşte böyle bir dönemden sonra 2. paylaşım savaşının arkasından ortaya çıkan IMF ve Dünya Bankası savaşta ağır tahribata uğramış ülkelere ve Pazar ekonomisinin gelişmediği ülkelere kredi vermeye başlarlar Kredi alabilmenin koşulu emperyalistlerin hammadde ihtiyaçlarını ve pazarı olanaklarını genişletmektir.

 Ülkemizde bu dönemde MARSHALL yardımları alır. Zamanın hükümeti her mahallede milyarderler yetiştireceğiz dediği dönemde artık Vehbi KOÇ'LAR emperyalistlerin mallarını pazarda pazarlayan acente olmaktan çıkıp; onların teknolojilerini, patentlerini, isim haklarını satın alarak üretimi ülkemizde gerçekleştirirler. Ucuz işçi ve hammadde emparyal güçler için avantajdır.


 IMF'nin buradaki rolü pazarı aksatmadan genişletmektedir. Borçların geri ödenmesini sağlamaktır. Sadece kurum kendi verdiği borçla ilgilenmiyor, özel sektörün bir, başka ülkenin tekelci sermayesine de borcu varsa bunların da ödenmesini takip ediyor. Örneğin 2001 krizi yaşandığı günlerde zamanın hükümet başkanı Ecevit “özel sektörün tüm borçları hükümetin garantisi altındadır.” Açıklamasını yapmış ve holdinglerin dış borçlarını ödeme kararı almış ve de IMF 10,5 milyar dolar krediyi serbest bırakmıştı.


IMF'nin bize aldırdığı en önemli karar 24 Ocak 1980 kararlarıdır. Bu kararlar demokratik ülkelerde uygulanmaz diyen Ecevit haklı çıkmış. Zamlara, ücretleri düşük tutmaya, taban fiyatları IMF istediği düzeyde tutulmasına halk muhalefeti nedeniyle Demirel hükümeti kurumunun direktiflerine harfiyen yerine getirememiştir. Yönetime el koyan 12 Eylül generalleri Turgut ÖZAL'I başbakan yardımcılığına getirerek ekonominin direksiyonunu teslim etmişlerdir. Özal “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık.”diyerek bu kurumun direktiflerinin halka açık bir zülüm uygulayan yönetim gerektirdiğini itiraf etmiştir. Şimdilerde de Honduras'ta darbeci hükümete 164 milyon dolar kredi açmıştır. Darbeci hükümeti açıkça meşru gören iki tane hükümet yok. İMF kredi verebiliyor. Onun derdi küresel sermayeni pazarı genişlesin gerisi önemli değil.
 Bugün ne durumdayız? AKP Özal'ın açtığı yoldan her şeyi özelleştirdi. Borç 500 milyar dolarlarda bütçede en büyük kalem faiz ödemelerine ayrılıyor 2009 bütçesi faiz ödemesi 50 milyar dolar seviyelerinde. Bu parayla 5 milyon işsize üç yıl süreyle işsizlik ödeneği verilebilir. Gerçek işsizlik 6 milyonun üstünde halan kaynaklar issizlik fonundaki kaynaktan bile hukuksuz biçimde hükümet sermayeye kaynak aktarıyor. İşsizlikle ilgili İzmir de soru soran gençlere Başbakan her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural mı var? Yahut bütün halk iş güç sahibimi olacak diyebiliyor. Ali BABACAN, kemerleri sıkacağız diyerek halkın hak aramasının önünü kapatmak istiyor.
 
 İşte böyle bir ortamda İstanbul'da İMF başkanı konuşurken atılan ayakkabı aslında sadece IMF'Yİ incitmemiş başbakanı da küresel ekonominin işbirlikçilerini ve onların kalemşorlarını de ders vermiştir. İMF nin ekonomik yaptırımlarına karşı direnen işçilerin, işsizlerin, örgencilerin ve yoksul köylülerin mücadelesinin önünü açan eylemden dolayı GENÇLİK MUHALEFETİNİ kutluyorum. Selçuk ÖZBEK 'in eline sağlık diyorum.





2 Ekim 2009 Cuma

Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


 Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) girişimiyle  “EVE KAPANMA PAZARA ÇIK” reklam kampanyası birkaç ay devam etti. Kampanyayı yürütenler korkmayın, paranızı harcayın ekonomiye can gelsin diyorlardı. Burada yatan mantık insanlar gelecek korkusuyla ileride güç durumda kalmamak için paralarını harcamıyorlar tasarruf ediyorlar. Bu nedenle de ekonominin canlanmasını engelliyorlar.

İkinci dalga reklam kampanyasında “ ALIN VERİN, EKONOMİYE CAN VERİN ” sloganıyla tanınmış simalar reklamlarda sakız alın, simit alın, çiçek alın ki krizin son etkileri de bitsin, diyebiliyorlar. 

Bu reklamı yapanlara şunu sormadan edemeyeceğim. Sizin bahsettiğiniz reklamdan aldığınız parayı asgari ücretle çalışan işçi kaç yılda alabilir? Asgari ücretle çalışan bir işçi ekmeği zor alırken çiçek nasıl alsın?

Üstelik resmi rakamlara göre ülkemizde 3 milyonu aşkın gerçek rakamlara göre de 6 milyona yakın işsiz varken bu reklamlar ne kadar etkili olur. Ekonomi nasıl canlanır. Ekmeği zor bulan insanlara çiçek al demek bir zamanlar “Ekmek bulamıyorsa pasta yesinler” diyen kraliçeden daha anlamsız söylemde bulunmaktadır.

Ekonomiyi canlandırmak için kaynakları sermayeye değil yoksul insanlara “yurttaşlık geliri” verilmelidir: Bu geliri alan anne çocuğuna süt alır, giysi alır, okul harçlığı verir.

İşten çıkarılanlar işsiz kaldığı sürece işsizlik ödeneği alabilseler, bu parayı yastık altına filan koymazlar. Zorunlu ihtiyaçları için harcarlar. 

İşsizlik fonunda biriken 42 milyar bu ödenekleri vermeyi mümkün kılıyor ama AKP hükümeti bu parayı işçilerin yararına değil işverenlerin yararına kullanmayı yeğliyor.

Reklamcılarımızda bu gerçekleri görüyorlar ama söyleyemiyorlar. Çünkü küresel sermeye bu tür uygulamaları görmek, duymak istemiyor. Emekçilerden yana bir ekonomik programın önemli halkalarından biriside kamusal yatırım seferberliğidir. Buna da kabası serbest piyasa (NEO-LİBERAL) politika olanlar ne derse desin yoksul halklar İMF ve Dünya Bankası kurumlara mahkûm değildir. Bugünlerde İstanbul'da toplanan İMF ve Dünya Bankasının politikalarına karşı sokaklar ısınmaktadır. İşsizler haksız yere işten atılanlar tarım alanının çöküş nedeniyle mağdur olanlar, çaresiz değildir. Başka bir dünya ve başka bir türkiye mümkündür.

       

     

Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


 Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) girişimiyle  “EVE KAPANMA PAZARA ÇIK” reklam kampanyası birkaç ay devam etti. Kampanyayı yürütenler korkmayın, paranızı harcayın ekonomiye can gelsin diyorlardı. Burada yatan mantık insanlar gelecek korkusuyla ileride güç durumda kalmamak için paralarını harcamıyorlar tasarruf ediyorlar. Bu nedenle de ekonominin canlanmasını engelliyorlar.

İkinci dalga reklam kampanyasında “ ALIN VERİN, EKONOMİYE CAN VERİN ” sloganıyla tanınmış simalar reklamlarda sakız alın, simit alın, çiçek alın ki krizin son etkileri de bitsin, diyebiliyorlar. 

Bu reklamı yapanlara şunu sormadan edemeyeceğim. Sizin bahsettiğiniz reklamdan aldığınız parayı asgari ücretle çalışan işçi kaç yılda alabilir? Asgari ücretle çalışan bir işçi ekmeği zor alırken çiçek nasıl alsın?

Üstelik resmi rakamlara göre ülkemizde 3 milyonu aşkın gerçek rakamlara göre de 6 milyona yakın işsiz varken bu reklamlar ne kadar etkili olur. Ekonomi nasıl canlanır. Ekmeği zor bulan insanlara çiçek al demek bir zamanlar “Ekmek bulamıyorsa pasta yesinler” diyen kraliçeden daha anlamsız söylemde bulunmaktadır.

Ekonomiyi canlandırmak için kaynakları sermayeye değil yoksul insanlara “yurttaşlık geliri” verilmelidir: Bu geliri alan anne çocuğuna süt alır, giysi alır, okul harçlığı verir.

İşten çıkarılanlar işsiz kaldığı sürece işsizlik ödeneği alabilseler, bu parayı yastık altına filan koymazlar. Zorunlu ihtiyaçları için harcarlar. 

İşsizlik fonunda biriken 42 milyar bu ödenekleri vermeyi mümkün kılıyor ama AKP hükümeti bu parayı işçilerin yararına değil işverenlerin yararına kullanmayı yeğliyor.

Reklamcılarımızda bu gerçekleri görüyorlar ama söyleyemiyorlar. Çünkü küresel sermeye bu tür uygulamaları görmek, duymak istemiyor. Emekçilerden yana bir ekonomik programın önemli halkalarından biriside kamusal yatırım seferberliğidir. Buna da kabası serbest piyasa (NEO-LİBERAL) politika olanlar ne derse desin yoksul halklar İMF ve Dünya Bankası kurumlara mahkûm değildir. Bugünlerde İstanbul'da toplanan İMF ve Dünya Bankasının politikalarına karşı sokaklar ısınmaktadır. İşsizler haksız yere işten atılanlar tarım alanının çöküş nedeniyle mağdur olanlar, çaresiz değildir. Başka bir dünya ve başka bir türkiye mümkündür.

       

     

25 Eylül 2009 Cuma

Barış İçin Aralanan Kapıyı Ardına Kadar Açmalıyız


    Barış İçin Aralanan Kapıyı Ardına Kadar Açmalıyız


1071 Malazgirt Meydan Muharebesinden 1923'e kadar bu ülkede Türk-Kürt halkının birlikte kazanılmış zaferleri var. Birlikte kazanılmış ülke topraklarında hüznü mutluluğu acıyı tatlı bin yıldır bu coğrafya da yaşadık. Akraba dost olduk. İç içe geçmiş ayrılmaz et tırnak olmuşuz. Bin yıllık iç içe geçmişliğin ayrılığı olmaz. Ayrılık olursa ırkçı yaklaşımların yaşatacağı acıları düşünmeliyiz. Evet, bin yıllık kız alma kız vermeyle iç içe geçmiş iki ulusun birbirlerini çok iyi anlaması ve barış için doğru hızlı adım atmalıdır. Geçtiğimiz yıl çoğunluğu kürtlerin yaşadığı iller de yapılan bir araştırmaya göre ortaya çıkan bir sonuçtan yola çıkarsak, dört de bir kesiminin şiddet yanlısı olduğu. Diğer dörde üçü ise barışı savunan bir arada yaşamayı isteyen kesim olduğunu sorunların büyümemesi için tampon görevi üstleniyorlar. Bunun için diğer ulus olan Türk tarafından da tampon görevi oluşturmak gerekir. Bu görevde sol sosyalist kesimin üstleneceği görev ve sorumluluğudur.Geçdiğimiz günlerde Bir Gün gazetesinde bir söyleşide gazateci yazar Tanıl BORA'NIN söylediği gibi." BARIŞ için aralanan kapıyı ardına kadar açmak gerekir ve bu konuda ısrarcı olmak gerekir." der.  

 Alparslan 50.000 askerle girdiği savaştan 200.000 askerle savaşarak bu toprakları kazanmışlardır. Mustafa Kemal ülkede farklı etnik gruplarla birlikte Cumhuriyeti kurduğu ve “Kürt halkına kurtuluş savaşı sırasında verdiği destekten dolayı müteşekkirim.” sözleri hatırlanmalı. Alparslan 20.000 Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım der, demek ki 1071'den bu yana Türklerle dostluk ve birliktelik içinde geçinen Kürtlerdir. Büyük üstat Yaşar KEMAL “Türkün Türkten başka dostu yoktur.” Sözünü 1071'den bu yana “Türkün dostu Kürttür.”der. Mustafa Kemal “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Diye dillerden düşmeyen sözlerinden yola çıkarak ülkede barışı savunmak ve kazanmak gerekmiyor mu?  Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürekli zapturu zap zap yeter artık demenin zamanı geldi ve geçmektedir. Demokratik bir ortamda sivil halk kendi sorunlarını çözmelidir. Askerin görevi ise dışarıdan gelecek tehlikeleri karşılamak ve sınırlarmızı korumaktır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan sürekli zapturu zap zap. Hep zapturu zap ülkenin gelişmesini ve sorunlarının çözülmesini engelliyor. Her Türk asker doğar derler. Aslında her Türk asker doğmaz. Bir dönem askerlik görevini yapar. Görevi bittikten sonra siyaset istiyorsa yapabilirler. Siviller tarafından siyaset yapan siyasal yapılar sorunların çözümünü emekli paşalar gibi sivil demokratik kurallar içerisinde siyaseten çözülmesi gereken sorunları çözmeye aday olurlar ve siyaset yaparlar. Kimi beceriksiz siyasi yapılar gibi askere havale etmekte acizliktir. Ülkemiz kendi iç sorunlarını çözebilecek siyasi birikime sahiptir.Her demokrasinin askıya alındığı bu ülke de 30 yıl kaybediliyor. Benim ve benim gibi birçok insanın ömrü yasaklarla geçti. Ülkeyi bu hale sokmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu ülkenin vatandaşları ülkenin korunması ve bu duruma gelmesi için emek verdiler. Her Türk asker doğar derler. Ama mantığın bittiği yerde askerlik de başlar derler. Mantıksız olan nedir acaba? Tuvalette, boş depoda, kurumuş bir ağaçta nöbet tutmak mantıklı mıdır? Askerlik görevi ülkenin savunması için yapılır. Ama görev yaparken maalesef bir yumurtayı 40 kişi götürür, onu da kırarak yerine ulaştırır. Onun için askerler ve komutanlar emir komuta zinciri içinde kışla içerisinde görev yapmalıdır. Sivil yaşamın sözcüleri, yani siyasetçiler yaşanan sorunları demokratik kurallar içerisinde çözebilirler.  Siyaset her vatandaşın istediği zaman yapabileceği meşru bir zemindir. Askerlik ülke yurttaşlarımızın yaşamın da kısa bir dönem için yapılan görev, meslek olarak seçildiğinde sürekli yapılan vatan borcudur. Zamanlı zamansız müdahalelere de gerek yoktur.



NOT; 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesinin kutlandığı gündür. Benim için Malazgirt ilçesi önemlidir. Çünkü 17 Şubat 1969 yılında doğduğum topraklardır. 1969'dan 1980 Temmuz ayına kadar yaşadığım ve ilköğrenimimi gördüğüm memleketimdir. Yaşadığım 11 yıllık süre içerisinde her yıl yapılan 26 Ağustos zafer bayramı etkinliklerine katıldım. Akhisar'ımızda 6 Eylül Akhisar halkı için önemliyse 26 Ağustos'da Malazgirtliler için önemlidir. Her yıl coşkuyla kutlanan bu bayram bu yıl birazcık sancılı geçmiştir. Malazgirt halkının seçtiği belediye başkanı konuşturulmamıştır. Muş valisi tarafından engellenmiştir. Kürt açılımı diye başlatılan barış sürecine gölge düşürülmüştür. AKP hükümetinin emrinde olan Vali, Malazgirt halkını temsil eden belediye başkanını konuşturmama insiyatifini kendisi mi kullanmıştır. Hiç sanmıyorum. AKP hükümeti kendisini her eleştireni baskı yaparak susturmaya çalışmıştır. Onun için coğrafyamızın tarihi bayramında Muş Valisini kendi başına insiyatifi kullanamaz. Muş Milletvekili Nuri YAMAN ve belediye başkanı bu gibi engellemeye tepki göstererek merasim alanını terk etmiştir. Oysaki engellenen konuşma bir sonraki gün basına yansıdı. 1071'de Alparslan 50.000 süvari ile kazandığı savaşta 20.000 Kürt halkına ait olduğu “20.000 Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım.” Sözleridir. Diğer önemli bir konu ise Kurtuluş Savaşından sonra Mustafa Kemal'in “Kürt halkına savaşta verdiği destekten dolayı müteşekkirim.” Sözüdür. Malazgirt belediye başkanının bu iki önemli isim olan Alparslan ve Mustafa Kemal iki halkı kaynaştıracak savaşlarda dayanışma içerisinde olduklarını ifade etmesinde ne sakınca olabilir? Açılım diye başlatılan süreç bu engellemelerle AKP hükümetinin samimi olmadığını gösterir.     




10 Eylül 2009 Perşembe

AKP’li Yöneticiler Tüm Muhtarlardan Özür Dilemeli


      AKP’li Yöneticiler Tüm Muhtarlardan Özür Dilemeli
          Geçtiğimiz ağustos ayında Akhisar'ımız da iki önemli toplantı yapıldı. İlçemizdeki toplantılar ya Demokratik Kitle Örgütleri, Muhtarlar ve çok az sayıda vatandaş katıldı.
         İlk toplantı 15 Ağustos cumartesi günü Halk evlerinin hazırladığı ÇİFTÇİ BULUŞMASI adı altında Bülent Çiğeroğlu kültür salonunda yapıldı. Toplantıda dört konuşmacı vardı. Biri halk evleri genel sekreteri iki ziraat mühendisleri genel başkanı üç sulama kooperatifleri genel başkanı dört sosyal bilimci profesör vardı. Toplantı genel olarak verimli geçti. 1980'den bu yana ülkemizde uygulanan politikasını çiftçiyi bitirmeye yönelik olduğu açıklandı. 1980'den bu yana kendi kendine yeten ülke olduğumuzu şimdi ki durumumuz 2,5 milyar dolar açık olduğu nüfusun artması sebebiyle gelecekte daha büyük açıklar vereceğiz. Su konusunda çok önemli sorunlarımız olduğu da belirtildi. Devletin ve hükümetin bu konularda duyarsız kaldığını çiftçiye verilen desteklemelerin aslında mazottan alınan vergidir. Hükümetin bu konuda desteklerinin yeterli olmadığını dile getirdiler. Genel olarak toplantı verimliliği faydalı olmuştur. Konuşmacılara bizleri bilgilendirdikleri için çok teşekkür ederim.

            İkinci toplantıda AKP'NİN yeni belediye toplantı salonunda 18 Ağustosta salı günü yapıldı. İlk oturum 15.30'daydı ama 16.00'da başladı. Halkı ilgilendiren üç önemli soru soruldu. Birincisi tren yolu şehir dışına çıkarılacak mı? Bu önemli soruyu Reşat Bey mahalle muhtarı İsmail Bey sordu. Eğer bu yol kısa sürede şehir dışına çıkarılmayacaksa yeni yapılan hastanenin acil servisi derhal hizmete girmelidir. Bu toplumu ilgilendiren önemli soruyu dile getirdiği için Reşat Bey mahalle muhtarına teşekkür ederim. İkincisi, solun barış sorunu genel olarak dile getirildi. Üçüncü soru olarak da muhtarların sosyal güvencelerinin kendileri tarafından ödendiğini bu konuda Akhisar'daki tüm muhtarların hükümet tarafından ödenmesi talebiydi. AKP'li milletvekilleri, il- ilçe başkanları daha önce çıkan bir yasa olduğunu %50'sinin devlet tarafından ödendiğini söylediler. Hatta bu konuda yasanın çıktığı tarihten bu yana ödediyseniz Bağ Kur kurumundan alacağınız var dediler. Çıkan yasanın 29 Mart'a kadar geçerli olduğunu 1 Nisan itibariyle sürenin dolduğunu daha sonra ki günlerde muhtarlar derneği başkanı tarafından öğrendim. Bu resmen bir skandal olarak ortada çıktı, Sevgili AKP milletvekili, genel başkan yardımcısı, il başkanı ve Akhisar ilçe başkanı Uğur Bey. Çıkan yasanın seçime endeksli olduğunu 29 Mart'ta seçim var. Muhtarlar mazbatalarını en az bir hafta sonra alacaklarını biliyorsunuz. 1 Nisan'da başvuru süresi biten bir yasanın kime ne faydası var? Tüm muhtarların böyle yalan yanlış çıkan yasayı çıkmış gibi davranarak gerçeklerden bir haber olduğunuz sonraki gün Manisa bağ kur kurumundan öğrenildi. Muhtarlar derneğinin Başkanı da böyle bir yasadan haberi olmadığı için tüm muhtarları içinde madara ettiniz. Akhisar kamuoyunda özür dileyerek yaptığınız hatayı telafi etmelisiniz. Tüm muhtarların böyle bir mağduriyeti giderilmelidir. Birinci oturumda toplumsal talepler çok fazla ortaya çıkmadı. Genel olarak bireysel taleplerle geçiştirildi.
         "İkinci toplantıda 18.30'da diye bildirildi ama 19.00'da başladı. Toplantı istenildiği' gibi gidiyordu. Birinci toplantı iyi geçmişti' ikinci toplantıda iyi geçmekteydi. Ticaret Odası, Ticaret Borsası, Ziraat Odası ve bir iki oda başkanı isteklerini dile getirdi. Sanki ülkemizin hiç sorunu yokmuş gibiydi. Her şey güllük gülistanlık içindeymiş gibi herkes memnundu. Sanıyorum toplantı AKP'nin propagandasına dönüşüyordu. İki toplantıdan da elde ettiğim izlenimlerimi sona üç kala altı soru sorarak oyunbozan olduğumu düşünüyorum. Biraz heyecan biraz muhalif olma baskısını üzerimde taşıyarak sorularımı iki milletvekiline yönelttim. Bu taleplerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum.
            1.Kürt açılımı ile ilgili Tanrıyerdi'nin yaklaşımına karşı neden 30 yıla yakındır yaşanan iç sorunu seçimlerden sonra ve ABD başkanının ülkemizi ziyaretinden sonra yaptınız. Açılımınız BOP (Büyük Ortadoğu Projesinin)'un bir parçası mı? Yoksa gerçekten ülkemizdeki sorunun çözülmesini biz mi istedik? Ben demokratikleşmenin yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarı olması gerektiğini söyledim. Yani mahalle baskısının kalkması gerekliğini yukarıdaki demokratikleşmenin yeterli olmadığını söyledim. Bunun aşağıdan yukarıya doğru gelişmesi gerektiğini dile getirdim.
           2.Sosyal devlet olduklarını dile getiren Tanrıverdi’ye bir hatırlatmada bulundum. Geçtiğimiz günlerde harç zamlarına protestocu bir kızı Başbakan azarlayarak “Daha ne yapalım kredi veriyoruz.“ dedi. Sosyal devlet öğrencisine kredi mi verir sorusuydu.

          3.Bu sorum ise hiç alanım olmayan bir soruydu. Çiftçilere destekte bulunduklarını söyleyen Sayın Berber Vekilimiz "5 milyar TL (5 katrilyon) destekte bulunduklarını, "söyledi. Bende bu sözün üzerine yapılan desteğin bir yıl içerisinde mazottan alınan vergi olduğunu aslında verilen bir şeyler olmadığını söyledim. Yani devletin çiftçiye 5 milyar TL (5 katrilyon) verdim diyor, aslında mazottan alınan maliyetin çok çok üzerindeki vergi olarak geri alıyorsunuz.
         4.Esnaf odaları ile ilgili zincir alışveriş merkezlerinin sayılarının 50 olduğu esnaf ve sanatkârları tehdit etmekte bu zincir mağazaların kimlere ait olduğunu herkes tarafından bilinmektedir. Bunlarının birçoğunu yasal sınırları aşarak çalışmaktadır.7500 esnafı tehdit eden zincir mağazaların Başbakan tarafından korunmasının ve bu konuda yasa çıkarılmasını isteyen bakkallar federasyonu bir istekle bulunmuştu. Akşamları 20.00'de Pazar günleri kapatılsın isteğiydi. Başbakan ise ben böyle bir yasa çıkaramam dedi. Bizler esnaf ve sanatkârlar olarak ne yaptık ki pabucumuz dama atılıyor? Dedim. Ahi ocağı kültürüne göre suç işleyen esnafa verilen ceza olarak Esnafın pabuç dama atılır. Ve bu sembolik pabuç cezalandırmadır.
          5.Bu sorum 2008 yılında çıkarılan sosyal güvenlik yasasından zarar gören çıraklık mesleki eğitimindeki çırak, kalfa ve usta kategorisinde olan öğrencilerimiz içindi Yaşları 14–15 yaşlarından itibaren öğrencilerimizin toplumsal ekonomimize katkı sunduğu ve bu konuda çıkan yasadan en çok zarar gören mağdurlar oldğuydu. Bizler sosyal güvencelerinin var diye biliyorduk. Meğer iş yeri kazaları ve meslek hastalıkları içinmiş. Sosyal güvenceleri emeklilik hakları için değilmiş. Bu konuda dürüst ve örnek devlet adamı bildiğimiz Cumhur Başkanı Abdullah Gül'ün oğlu hak etmediği halde Ali Babacan'ın şirketinden 28 gün emeklilik hakkı kazanmak için SSK'lı gösterilmiştir. Yani kısacası 14–15 yaşından itibaren toplumsal ekonomimize katkı sunan çıraklık meslek eğitimdeki öğrencilerimiz mağdur olmuşlardır. Haketmeyenler ise hak sahibi olmuştur.
          6.Bu sorum ise; esnafların bağ kur problemleri üzerine oldu. Bağ Kur priminin ödeyemeyen emekliliği gelmiş borcundan dolayı emekli olamayan bağ kurluların borçlarının üçe ayrıldığını birinin emekliliği için birinin de emekliler için bir diğeri de sağlık için ayrıldığı herkes tarafından bilinir. Örnek 15 bin TL borcu olan bir bağ kur lunun 5 bin TL si hiç kullanmadığı sağlıktan dolayı olmuştur. Ya bundan sonra sağlıktan yaralanılsın ya da sağlık borcu silinsin. Bu güne kadar olan borçlarının kullanmadığı sağlıktan dolayı ise bu borcun silinmesi gerekir.
          Verilen cevaplar tamamen lâfebeliği (Lafebeliği)den ibaretti. Demokratik kitle örgütlerinin bu gibi toplantılarda iktidara yönelik çok net sorular sorması gerekir.Ülkenin gidişatı güllük gülistanlık değil, lütfen birazcık sorumlu olduğumuz alanlara ilişkin sorumluluk alalım iş yapalım.!

6 Ağustos 2009 Perşembe

95 Şair'in Yüreği 14 Yaşında Bir Çocuk İçin Attı.


95 Şair'in Yüreği 14 Yaşında Bir Çocuk İçin Attı.

Geçtiğimiz 23 Nisan'da dünyaya örnek olduğumuz Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında farklı bir örnek daha olduk. Henüz buluğ çağına bile girmemiş bir çocuğun özel harekâtçı bir polis tarafından dipçik ile dövülmesi ülkemizde vicdanı olan insanlara akıl tutulması yaşatmıştır. Özel harekâtçı hangi psikolojide 14 yaşındaki çocuğa şiddet kullanmıştır? Ülkenin 12 Eylül faşist cuntacı darbeciler tarafından başlatılan korku psikolojisi hala devam etmektedir. Düşünün bir aile içerisinde 12 Eylül 1980'de dünyaya geldiniz. 29 yıldır her gün “Sus sen konuşma. Ben ne diyorsam onu yapacaksın.”, “Sus sen konuşma. Haklarını ben belirlerim.”, “Sus sen konuşma. Benim dediğimden dışarı çıkmayacaksın.”, “Şu şu şu şu yasa maddeleri ile senin yaşam biçimini 12 Eylül faşist darbesinden sonra 82 anayasası ile belirledim. Senin ülkenin yaşayan insanlarının geleceğini gasp ettim. Buna göre geleceğimizi şekillendiriyorum.” Kenan EVREN kendine dokunulmaması için bu anayasaya da bir maddede kendisinin korunması için koydu.(15. madde) Sözüm ona demokrasi savunucusu kesilen AKP Ergenekon'a karşı çıkarken kendi iktidarının tohumlarını atıldığı 12 Eylülcüleri koruyan 15. madde neden kaldırmamaktadır? Demokrasi muhakkak savunulmalıdır. Bir gün gelir sana da lazım olur sözü boşuna söylenmemiştir. Gün gele devran döne demokraside size lazım ola diye düşünülmelidir. O gün geldiğinde onurlu yargı karşısında halka hesap verme günü gelecektir elbet…

Şiir duygu ve düşüncelerimizi dörtlükler halinde anlatım biçimidir. Şiirler aşk, hüzün, mutluluk, doğa sevgisi gibi konuları içine alır. Yaşamım boyunca birçok şiirden etkilendim. 95 şairin hazırladığı bu şiir beni çok duygulandırdı. 90'larda ülkemizde yaşanan faili meçhul cinayetleri protesto biçimi ile dile getiren Galatasaray Lisesi önünde cumartesi annelerinden etkilenen anonim olan oğlumu istiyorum şiirini de hiç unutmadım. Şu an tamamını bilmediğim ama aklımda kalan bir anne duygusunu anlatan şu cümlelerdi; “Oğlumu istiyorum. Ölü ya da diri oğlumu istiyorum"Bu ülkenin yönetenlerine sormak lazım, yüzlerce binlerce faili meçhul cinayetler yaşanıyor ülkemizde. Ve siz yöneticilerde durup izliyorsunuz. Devlet için kurşun atan da kurşun yiyende şereflidir diyen başbakanımızda oldu. Örtülü ödenekten kimlere faili meçhul cinayetler işlesinler diye kaç para verildi, hala veriliyor mu?  

Şiiri yazan vicdan sahibi yürekler! Teşekkürler ağzınıza ve yüreğinize sağlık…


SEYFİ TURAN ŞİİRİ 

1.
Usarê domainê vanê, qezda isania

Nenıka jü çenekê de henie kemeria


Diyarbakır'ın kayıp çocuğuyum

Her şeyin tükendiği bir yerdeyim

Taştan başka yok verecek bir şeyim

Sevecekse elbet, kırık bir kemiğin hüznüyle sevecek kalbim…


Vurma bana, vurma! İçimin oyuncakları kırılıyor
Ben, her ilkbaharın ilk günüyüm; gölgeler uzar yamaçlarımda
Eskimiş okul önlüğümden bozulup dikilme siyah külotum
şu soruyla geçtim tarihten kurşunlar arasında
Ölüm, bir halkın çocuğu olmanın tek mucizesi mi?

"Her çocuk bir yüreğin penceresi" derdi anam
Güneş batmaya başladığında ufukta
Şimdi yürekleri kör kapılar gibi insanların
Çocukları yiyorlar adım atarken sokağa

Aklım erdiğinden beri içindeyim bu hüznün;
Kabara şakırtısı, makineli tüfek sancısı, kandamlası
Kuşlar geçiyor düşlerimden gökyüzü renginde
Türkülerine yüz çevirip kalem kırıyor hâkimler

Anne! Ben buradayım; kalbimi çekiç yaptım da
Düzeltemedim hayatımın eğri büğrü kaportasını
Ezikliğini bana kusuyor ustam
Üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu

Koltuk değneğimin sekişinden huylanan köpek
Kadar bile değilim üstüme dikilmiş gözler için...
Kapılar kapalı, duvarlar yüksek,
Çocuk ömrüm zindan içinde

Bir çınlama kalırsa kulaklarımda
Hepinizin sağırlığındandır,
Ölü bir nokta kalırsa gözlerimde
Hepinizin körlüğünden.

- Dövmeyin beni amcalar, dövmeyin ne olur
  Duyulursa kırılır sonra içimdeki taze dal

Parklar ötelerde kalmış ve okullar;
Siz kötü çocuklar diyorlar, düşüyor bol kelepçe
Oysa ben çocukluk ne hiç bilemedim,
Bundan mıydı hiç de büyümedi ellerim.

Ruhum safirdi, incindi
Utancı gördüm zorbanın sopasında
Durdum azaltmak için ruhumdaki acıyı
Güneş gören evlerin kapısında.

Karşımda hayal kalp, orman uğultusu, mezarlık çiçekleri
Annem ardımdan yetim bir ağıt söylüyor durmadan
Çocukluğumu buruşturup ödüyorum insanlığın yenilgisini
Dünya filizkıran çöl, sokağımda kurt baharı.

İnsanı acısından bilirim vahşeti şiddetinden
Başımdaki devletli yırtık
Yargısız infazdan
Faili meçhul cinayetten.

Ben kayıt dışı, ağır tahrik, öteki çocuk
Muskalı eşiklerden geçtim eşiklerin sağ ayakla aşıldığı evlerden
Nazara karşı dökülürken öğrendim kurşunu
Cinayetler işledim oyuncak satan dükkânlarda; sapan taşım cebimdeydi

Aklımın kuşunu salarken kafeslerinizden
Ben miydim rüzgâr topacına gökkuşağını saran?
Ben miydim devletinizi bir çakılla bozan?
Değildim…

Bir çocuğu düşüydüm de mor bir çocuğun,
Zor bir çocuğun üşümüş eliydim
Tüysüz yüzüm tüzüklerinize küs
Yanlışlıkla kalırım yoğun bakım yalnızlığımla.

- Bana vururken ellerini incitme yorgun amca
  Akşam çocuklarını nasıl seversin yoksa

Her yer metal!
Esiyor derin namlunun soluğu
Bir taş çalmışım ölümden
Nereye atayım ki onu?

Hey! Toprak ana, devlet gözüyle gelmek istemezdim sana
Törenler bayraklar istemezdin; alkışlar şaşaalar istemezdin
Siyahlar paltolar istemezdin; gözlükler yaşlar istemezdin
Balıklar sırtlarında taşıyorlar denizi, görmeliydin…

Kanatlandı çığlık gök boşlukta
Yırtıp bulutları sardım yarama
El dokuması bayramlık gömleğimi giymiştim
Bilmediler; anamın ter kokusunu taşıyordu.

Dinmedi beyazların nefreti, tek renk tek tip
Bu şehri çocuklar kuşatacak, üç kapı üç kilit
Hangi elim kırık yalnız onlar biliyor
O çocuklar ki bir dakika itirafa davet edecek hepimizi.

Yağmur yağmadı; yağmıyor… Belki hiç yağmayacak
Ölen lalenin acısı da büyüyecek benimle
Vur diyen yürek durdukça bunların içinde
Yaralanmış bir hayat yaşayacak giysilerimin içinde.

Yüzümü güneşe taşıyın kuşlar
Gülüşüp oynuyordur orada çocuklar
Yakılmış fenerler gibi
İri gözleri...

Bir damla terle gözyaşından doğmuşlardı
Avuçlarımda tuzları kaldı.
Kıpkırmızı bir gece çocukların kanından
Örtünemem annemin anlattığı masalı.

Omzuma kırık bir kol biçildi, terzi kim?
Morarmış bir çift göz kafama buyur ettim
Kabuk benim toprağa, kanasa yara benim
Çünkü beni panzerler ezdi, son nefesteyim

- Devlet beni vur! Büyüyorum,
  Ben tehlikeyim.

Hırsızların çaldığı dilimi çığlıklarla onardım.
Katillerin boşalttığı ruhumu alkışlarla
buradayım:
Cevabın soruyu incittiği yerde.

{ (*) Çocukluk baharı derler, hazinesi insanın
      bir kız çocuğunun tırnağında kaya kınası  }

2.

Leylekler getirmedi, kan yollarında bulduk seni
Sonsuz kırın ortasında
Kolları taşla kırılan Filistinli gibi mahzun…

Ay bir hata duruyor orada
Kaymak: bir zemindir de bir çocuğa
Bir taş da o sektirir oyuna.

Bak!
Çiçeklenir hem kıyıcığından
Çocuklar taşın ritmini sekti.

Simidin camından neler olmaz ki
bütün ayakkabı boyacıları maça gider ellerindeki fırçalarla
seni kırdıkları yerden kararıyor dünyanın bütün sabahları.

(O, Hakkâri'de bir çocuk)
Kalktı yerinden annesine gider gibi
Sarıldı koyunun memelerine annesinden emer gibi…

Kan, demirle yüzleştirildi.
Sevincini taşıran çocuk
Aktı bir deli suya.

Bir daha hiç açmayacak o çiçek:
Masumiyet
Susarak kör edecek tarihin gözlerini.

- Öldürmek -bilmem neden, kadim mesleğiniz miydi
   Tutamam elinizi yahu! Öldürün ama yaralamayın bizi.

3.

Çünkü bilmezsiniz
Kalbini unuttuğunuz o çocuklar
Tarihin beyaz taylarıdır.

Şimdi bu çocuklar ölmemiş gibi yapsak
Karga gak dememiş, tavşan dağa küsmemiş gibi…

Vurduğunuz her dipçikte
Yerin dibine girdiniz
Ne kahramandınız çocuklar.

Sizin aklınız hurda edilmiş
Çocukların incinen yüzüne

Neden sokuyorsunuz tüfeklerinizi DNA'lara
Neden oynuyorsunuz Seyfi'nin gen haritasıyla
Bir dili kopararak mı var olacaksınız?

Elbette taşa inanacaktır çocuklar
Çocuklar bütün dillerle konuşur...

4.

Tank paletleri ezip geçerken cesetleri
Korkarak yürüyordu caddede bir çocuk
Karıncanın birini ezeceğim
Onun sevgilisini üzeceğim diye.

Sana bir şarkı gibi geldi nedense ölüm
Neyi sevdin anlamadım; bak başımda onların elleri
Her katil gibi onlar da biliyor artık kimsenin
Kimsenin peşine düşmeyeceğini.

Çocukların dövüldüğü bir medeniyet kuruluyor cehenneme
Şeytan dahi utanıyor dağlıyor gözlerini kendi kendine
İçlerinde aşk kalmamış onların, görülen sadece insan kılıfı
Ruhları çekilip alınmış, buz ve barbarlık doldurulmuş yerine!

- Eteğinden taşları göğe salma seyfo
  Başına düşer devletin
  Oyun sanma temelini mülkün
 Yıkılır sırtına senin.

5.

Böyle fal bakmadı avuçlarından hiçbir devlet çocukluğunun
Geçmedi hiçbir çocukluktan bunca hasar manzara

Biz kaç çocuktuk derdimizden dert taşırmış yüzümüz kerbela
Sustuk susturulduk dört yanımız ağrılar içinde ağrıyla

- Biz de çocuktuk. Biz de çocuktuk.
  Bir zamanlar.
  Çocuklara dokunanlar
  Hiç çocuk olmadılar mı yoksa?

6.

Öğretmenin vurduğu yerde gül biter diyen
Tüfek dipçiğinden bahçe beklermiş (!)

Ağlamayın lavanta kokulu anneler
En güzel çocuklarınız öldürülecektir...

7.

Nereye istesek oraya gideriz  
Haritanın yırtılan yerine
Havagazını ve pencereleri açar sevişiriz
Yüreğinizin üşüyen dipnotlarından
Bir damla sıcakkan düşer şiir defterimize.

Sussun kırmızı bültenler, kara bültenler, mahkeme ilâmları
Ömrünün baharında çocuk konuşacak
Öz toprağını suladığı göz pınarlarıyla
-Azad yok azap var
  Biri azadî çocuklar

8.

Çocuklar sabun sürer, sürer de tahtalara
Kayarlar, kayarlardı yokuş aralarında

Taşı taş üstünde kalmamış göç denklerinden fışkırıp
Pet şişede suyla, kâğıt mendil satarlardı trafik ışıklarında.

Menem aymaz öfkeymiş, dipçiğe yıkanmış ellerin
Vurdu acısı yüreklere, boynundan bir çiçeğin

Ağaçtan yonttuğum bir tüfeğim var. Şükredin,
O gün yanımda değildi; erkekseniz şimdi gelin!

9.

Yurdunu sev, yurdunu koru;
tüfeğinin dipçiğini
eksik etme insanından,
… Böyle olunur devlet,
emret; yazsın bunu,
kafasına hem
defterine Seyfi!

10.

Yitik çocukluğun lüzumu yok,
Size daha çok riya gerek

Sen çirkin bir, Pinokyo'sun adam
Ellerin çünkü ölümlere uzuyor

Kan adam, küçük adam
Bilmiyorsun, çocuklar illâki büyüyor.

11.

Her çocuk çokça doğudur her çocuk biraz Diyarbakır
Savaş, vahşet, zulüm her çocukta onmaz yaralar bırakır.

Kedere bıçak çekip jilet atarlar cehenneme
Tinerle ovarak cesaretlerin.

Dudakları uçuklar uçurumların
Uykulardan çalınırken çocuklar sabah sayımlarında.

Sarıgözlerinde tufan uyuyan çocuk
Çöl ateşiyle dökülür (k)an'ın üstüne

Bir dipçiğin izinde yürür yaralı geyikler kervanı
Yükü işaretli, lanetli, kin(in) zehrinden süzme.

12.

Büyüyünce
Oyuncak bebek olmak istiyor kızım
Hiç korkmasın, canı yanmasın diye.

Diyorum ki ona:
Aklın hükmünün olmadığı bu pislik zamanı unut
Taş atan çocuklara karış, kandil kokan gecelerde yürü.

Sonsuz dalgalarına boyun eğ denizin
Uzaklaş rüzgârsız şehirlerden ateş yanan dağlara koş
Nasılsa resimleyemezler hiçbir duvara zamanı.

13.

Tamam, devlet, 'baba'dır bu coğrafyada; hem söver hem döver
Ama babalar babalıktan "sessizce çekilmesini bilmelidir ağabeyler”

14.

Güle dipçik vuran zihin
Acaba hangi diptedir?
Büyür dünyanın mavi gözleri; büyür
Olur iki kızıl kan çanağı.

Ah! Dipçik düşüyor hep diptekilerin payına.


15.


Çocuk daha insandır büyümemiştir henüz
Evin yarasıdır.

Yüzümüzde gezdirdiğimiz dünyanın
Selâmsız mezarı.

Taze iki yeşil zeytin gözleri
Kararmasın hayatla.

16.

Büyük şairler
Çocukların arasından çıkacak
Çünkü sözcükler sınırlayamaz onları
Duvarlar boş bir zorlama
Onlar tamamlanmadığına inanırlar dünyanın
O yüzden çoğu keşiflerde.

17.

Aşk Tanrı'nın prangalı yüreğidir.
Katillerin suratlarına acısını kusan.

Tanrı'nın kanayan elidir,
Çocuğun çepellenmiş zülfüne ağlayan.

Vurulmuşluğun çocukluğuyla
Şarkılarla gelir kelepçelenmiş öpücükler...

18.

Acımasız kıyıcı oğlumuzun başını ezerken,
Aslında yurdumun geleceğidir elden giden.

Dayan ısırganım, dayan ebegümecim, dayan hardal otum, dayan!

Yeniden kanamasın çocukların onulmaz yaraları!
Eklenmiş dizelerin iğne deliklerinden

19.

Kafamda çatlak mı var, ne derdin
Belki koşuyordum çocukluğumun düzenine.

Gülü gül ile tartan kardeşlik baharını,
Haber eylemek için günlere ve güllere.

O, ol(durul)mayan renklere
Ol(durul)mamış biçimlere.

Ah! Dil var, paramparça bir dil, o taşın içinde.

20.

Takılıverdi plak: … Büyüklerimi saymak… Büyüklerimi saymak…
Büyüklerimi say… Büyüklerimi… Büyü…

Dilsizlik taştı, esmerlik taştı, çocukluk taştı
Hrant oldu, Gazze'yle direndi şiir sözcüklerden taştı.

Gökkuşağında dondurma oldu,  sucuklu sandviç koktu dünyaya
Köyü yakılmış küçük bir Kürt çocuğuna Türkçe sarıldı.

21.

Gaçık denizlerin hürlüğünde,
Sabah geliyor çocuklar,
Sabaaah, kanaya kanaya!

Bu sabah,
Eli kalem tutan bir sabah
Benzemiyor hiç başka sabahlara.

ŞİİRE KATILAN 95 ŞAİR:

A. Ertan Mısırlı, A.Hicri İzgören, Abdül kadir Budak, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ali Haydar Çakta, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Aydın Şimşek, Ayhan Altay, Aziz Kemal Hızıroğlu, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Çimen, Cem Mehmet Eren, Cezmi Ersöz, Danyal Nacarlı, Dinçer Sezgin, Emin Kaya, Engin Turgut, Enver Ercan, Ercan Y.Yılmaz, Eren Aysan, Erol Büyükmeriç, Fadıl Öztürk, Fatin Hazinedar, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gökben Derviş, Gül Acemi, Gülsüm Cengiz, Gül tekin Emre, Hakan Cem, Halide Yıldırım, Halil İbrahim Özbay, Haydar Ergülen, Hayrettin Geçkin, Hayri K. Yetik, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Hatipoğlu, Hüseyin Peker, Hüseyin Şahin, İhsan Topçu, İlhan Tülman, İsmail Mert Başat, Kemal Varol, Kenan Yücel, Küçük İskender, M. Sadık Kırımlı, Mahmut Temizyürek, Mehmet Atilla, Mehmet Çetin, Mehmet Sarsmaz, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Murat Koçak, Mustafa Ergin Kılıç, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Neşe Yasin, Nevzat Çelik, Oğuzhan Akay, Onur Akyıl, Onur Caymaz, Orhan Alkaya, Önder Kızılkaya, Özgün E. Bulut, Özkan Kula, Özlem Sezer, Perihan Baykal, Rahmi Emeç, Raif Özben, Roni Margulies, Sabahattin Kurtoğlu, Seçil Özcan, Selami Karabulut, Selim Temo, Sennur Sezer, Serap Erdoğan, Serkan Engin, Seyhan Erözçelik, Sina Akyol, Sinan Özdemir, Şehmuz Ay, Tarık Günersel, Veysel Çolak, Veysi Erdoğan, Yusuf Alper, Yücel Kayıran, Yücelay Sal, Zeynep Uzunbay.

Şiiri yazan vicdan sahibi yürekler! Teşekkürler. Tümünüzün ağzınıza ve yüreğinize sağlık...