16 Ekim 2009 Cuma

Akhisar Belediyesinden Yapılan Basın Açıklaması Üzerine.


Akhisar Belediyesinden Yapılan Basın Açıklaması Üzerine.
16.10.2009

Akhisar halkın kaynaklarının kendileri ve yandaşları için kar alanı haline getirilmesinin önemli bir göstergesidir. Akhisar belediye sarayı.yani kaynakların halkın ihtiyaçları için değil kendilerinin ve yandaşlarının zenginleşmesine olanak sağlayacak alanlarda sorumsuzca harcanmasıdır. AKP iktidarı ve AKP belediyeleri soygun ve yolsuzluk politikalarının devamı için halkın demokratik katılımının söz ve karar hakkının kabul etmediği bir yönetim anlayışının siyasi savunucusudur. Tamiratı firmanın teminatıyla yapacağız diyenler: harcanan kendi paraları ve servetleri olmadığı sürece harcanan hiçbir paradan rahatsızlık duymamaktadır.

Bu anlayışı anlamak bundan sonra yapılacaklar karşısında nasıl bir  tutum takınanacağımızı ortaya çıkarmak açısından önemlidir.

Özellikle Akhisar şehir stadı ve kapalı spor salonu alanı için belediye meclisinden yetkilendirme aldıkları şu günlerde daha duyarlı olmalıyız..Bu alanın Akhisarlıların çıkarlarına ters düşen bir yer haline gelmemesi için demokratik katılım hakkımızı mutlaka kullanmak zorundayız. Bizler söz söyleme ve kararlara katılma hakkımıza sahip çıkmazsak burasını büyük MARKET gruplarına peşkeş çekecekler.Buda Akhisar esnafının yok oluşu demek olacaktır.

Bu konuyu tekrar ele almak üzere bırakıyorum.

Belediye başkan yardımcısına belki sorumluluklarını hatırlayabilir amacıyla bazı sorular sormak istiyorum.

Çok yüksek trilyonlara mâl olan ve büyük bir servet harcanarak yapılan belediye sarayı neden belediyeye gelir getirecek bir yapı olarak planlanmadı?

Binanın yapımı için alınan kredinin koşulları nedir?

Binanın yapım aşamasında ve tesliminde bir kontrol firma yokmuydu?

Binayı yapan firma hangi kanalla bu işin sahibi oldu?

Mezbaha inşaatında belediyenin üzerine  maddi bir külfet bırakıp giden bu firma yine neden tercih edilmiştir?

Binanın mobilya ve mefruşat alımı nasıl gerçekleşmiş ve hangi firma vermiştir?

Bu sorulara cevap verip vermiyceklerini bilmiyorum.ama bildiğim bir şey var.Bu halk kendini yoksullaştıran ve sadakayla yaşamaya mahkum eden bu anlayışla bir gün mutlaka hesaplaşacaktır.

8 Ekim 2009 Perşembe

Dünya Bankası ve IMF ye ayıp mı oldu? Sorunun cevabını öğrenmek için yazının sonunu bekleyelim.


Dünya Bankası ve IMF ye ayıp mı oldu? Sorunun cevabını öğrenmek için yazının sonunu bekleyelim.
08.10.2009

Dünya Bankası ve IMF yöneticileri ülkemizde ikinci kez toplanıyorlar ilkini de yanılmıyorsam 1954'de yapmışlar. İki toplantı yaptıkları başka hiçbir ülke yok.
Bu toplantılarda bu kurumlar Dünya Kapitalizminin işleyişiyle ilgili stratejik kararlar alırlar.

Bu kurumların işlevini anlayabilmek için ülkemizde ilgili uygulamalardan bazı örnekler vereceğim.


 Ülkemiz Osmanlı imparatorluğundan kalan borçlarını Cumhuriyet hükümetlerinin programlarıyla adım adım ödenerek 1950'li yıllarda sıfırlanmıştır. Borçu sıfırlamanın yanında Devlet SÜMERBANK, şeker fabrikaları, Çay-Kur, TEKEL Ziraii Denetim ve Donatım kurumu,(KİT) leri yaratmışlar. Türkiye'miz bu dönemde kendi ürettiğini tüketen korumacı ağırlıklı olarak kapalı bir ekonomik model uygulanmıştır.

İşte böyle bir dönemden sonra 2. paylaşım savaşının arkasından ortaya çıkan IMF ve Dünya Bankası savaşta ağır tahribata uğramış ülkelere ve Pazar ekonomisinin gelişmediği ülkelere kredi vermeye başlarlar Kredi alabilmenin koşulu emperyalistlerin hammadde ihtiyaçlarını ve pazarı olanaklarını genişletmektir.

 Ülkemizde bu dönemde MARSHALL yardımları alır. Zamanın hükümeti her mahallede milyarderler yetiştireceğiz dediği dönemde artık Vehbi KOÇ'LAR emperyalistlerin mallarını pazarda pazarlayan acente olmaktan çıkıp; onların teknolojilerini, patentlerini, isim haklarını satın alarak üretimi ülkemizde gerçekleştirirler. Ucuz işçi ve hammadde emparyal güçler için avantajdır.


 IMF'nin buradaki rolü pazarı aksatmadan genişletmektedir. Borçların geri ödenmesini sağlamaktır. Sadece kurum kendi verdiği borçla ilgilenmiyor, özel sektörün bir, başka ülkenin tekelci sermayesine de borcu varsa bunların da ödenmesini takip ediyor. Örneğin 2001 krizi yaşandığı günlerde zamanın hükümet başkanı Ecevit “özel sektörün tüm borçları hükümetin garantisi altındadır.” Açıklamasını yapmış ve holdinglerin dış borçlarını ödeme kararı almış ve de IMF 10,5 milyar dolar krediyi serbest bırakmıştı.


IMF'nin bize aldırdığı en önemli karar 24 Ocak 1980 kararlarıdır. Bu kararlar demokratik ülkelerde uygulanmaz diyen Ecevit haklı çıkmış. Zamlara, ücretleri düşük tutmaya, taban fiyatları IMF istediği düzeyde tutulmasına halk muhalefeti nedeniyle Demirel hükümeti kurumunun direktiflerine harfiyen yerine getirememiştir. Yönetime el koyan 12 Eylül generalleri Turgut ÖZAL'I başbakan yardımcılığına getirerek ekonominin direksiyonunu teslim etmişlerdir. Özal “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık.”diyerek bu kurumun direktiflerinin halka açık bir zülüm uygulayan yönetim gerektirdiğini itiraf etmiştir. Şimdilerde de Honduras'ta darbeci hükümete 164 milyon dolar kredi açmıştır. Darbeci hükümeti açıkça meşru gören iki tane hükümet yok. İMF kredi verebiliyor. Onun derdi küresel sermayeni pazarı genişlesin gerisi önemli değil.
 Bugün ne durumdayız? AKP Özal'ın açtığı yoldan her şeyi özelleştirdi. Borç 500 milyar dolarlarda bütçede en büyük kalem faiz ödemelerine ayrılıyor 2009 bütçesi faiz ödemesi 50 milyar dolar seviyelerinde. Bu parayla 5 milyon işsize üç yıl süreyle işsizlik ödeneği verilebilir. Gerçek işsizlik 6 milyonun üstünde halan kaynaklar issizlik fonundaki kaynaktan bile hukuksuz biçimde hükümet sermayeye kaynak aktarıyor. İşsizlikle ilgili İzmir de soru soran gençlere Başbakan her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural mı var? Yahut bütün halk iş güç sahibimi olacak diyebiliyor. Ali BABACAN, kemerleri sıkacağız diyerek halkın hak aramasının önünü kapatmak istiyor.
 
 İşte böyle bir ortamda İstanbul'da İMF başkanı konuşurken atılan ayakkabı aslında sadece IMF'Yİ incitmemiş başbakanı da küresel ekonominin işbirlikçilerini ve onların kalemşorlarını de ders vermiştir. İMF nin ekonomik yaptırımlarına karşı direnen işçilerin, işsizlerin, örgencilerin ve yoksul köylülerin mücadelesinin önünü açan eylemden dolayı GENÇLİK MUHALEFETİNİ kutluyorum. Selçuk ÖZBEK 'in eline sağlık diyorum.





2 Ekim 2009 Cuma

Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


 Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) girişimiyle  “EVE KAPANMA PAZARA ÇIK” reklam kampanyası birkaç ay devam etti. Kampanyayı yürütenler korkmayın, paranızı harcayın ekonomiye can gelsin diyorlardı. Burada yatan mantık insanlar gelecek korkusuyla ileride güç durumda kalmamak için paralarını harcamıyorlar tasarruf ediyorlar. Bu nedenle de ekonominin canlanmasını engelliyorlar.

İkinci dalga reklam kampanyasında “ ALIN VERİN, EKONOMİYE CAN VERİN ” sloganıyla tanınmış simalar reklamlarda sakız alın, simit alın, çiçek alın ki krizin son etkileri de bitsin, diyebiliyorlar. 

Bu reklamı yapanlara şunu sormadan edemeyeceğim. Sizin bahsettiğiniz reklamdan aldığınız parayı asgari ücretle çalışan işçi kaç yılda alabilir? Asgari ücretle çalışan bir işçi ekmeği zor alırken çiçek nasıl alsın?

Üstelik resmi rakamlara göre ülkemizde 3 milyonu aşkın gerçek rakamlara göre de 6 milyona yakın işsiz varken bu reklamlar ne kadar etkili olur. Ekonomi nasıl canlanır. Ekmeği zor bulan insanlara çiçek al demek bir zamanlar “Ekmek bulamıyorsa pasta yesinler” diyen kraliçeden daha anlamsız söylemde bulunmaktadır.

Ekonomiyi canlandırmak için kaynakları sermayeye değil yoksul insanlara “yurttaşlık geliri” verilmelidir: Bu geliri alan anne çocuğuna süt alır, giysi alır, okul harçlığı verir.

İşten çıkarılanlar işsiz kaldığı sürece işsizlik ödeneği alabilseler, bu parayı yastık altına filan koymazlar. Zorunlu ihtiyaçları için harcarlar. 

İşsizlik fonunda biriken 42 milyar bu ödenekleri vermeyi mümkün kılıyor ama AKP hükümeti bu parayı işçilerin yararına değil işverenlerin yararına kullanmayı yeğliyor.

Reklamcılarımızda bu gerçekleri görüyorlar ama söyleyemiyorlar. Çünkü küresel sermeye bu tür uygulamaları görmek, duymak istemiyor. Emekçilerden yana bir ekonomik programın önemli halkalarından biriside kamusal yatırım seferberliğidir. Buna da kabası serbest piyasa (NEO-LİBERAL) politika olanlar ne derse desin yoksul halklar İMF ve Dünya Bankası kurumlara mahkûm değildir. Bugünlerde İstanbul'da toplanan İMF ve Dünya Bankasının politikalarına karşı sokaklar ısınmaktadır. İşsizler haksız yere işten atılanlar tarım alanının çöküş nedeniyle mağdur olanlar, çaresiz değildir. Başka bir dünya ve başka bir türkiye mümkündür.

       

     

Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


Ekmek Bulmakta Zorlananlar Ne Yapsın?


 Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) girişimiyle  “EVE KAPANMA PAZARA ÇIK” reklam kampanyası birkaç ay devam etti. Kampanyayı yürütenler korkmayın, paranızı harcayın ekonomiye can gelsin diyorlardı. Burada yatan mantık insanlar gelecek korkusuyla ileride güç durumda kalmamak için paralarını harcamıyorlar tasarruf ediyorlar. Bu nedenle de ekonominin canlanmasını engelliyorlar.

İkinci dalga reklam kampanyasında “ ALIN VERİN, EKONOMİYE CAN VERİN ” sloganıyla tanınmış simalar reklamlarda sakız alın, simit alın, çiçek alın ki krizin son etkileri de bitsin, diyebiliyorlar. 

Bu reklamı yapanlara şunu sormadan edemeyeceğim. Sizin bahsettiğiniz reklamdan aldığınız parayı asgari ücretle çalışan işçi kaç yılda alabilir? Asgari ücretle çalışan bir işçi ekmeği zor alırken çiçek nasıl alsın?

Üstelik resmi rakamlara göre ülkemizde 3 milyonu aşkın gerçek rakamlara göre de 6 milyona yakın işsiz varken bu reklamlar ne kadar etkili olur. Ekonomi nasıl canlanır. Ekmeği zor bulan insanlara çiçek al demek bir zamanlar “Ekmek bulamıyorsa pasta yesinler” diyen kraliçeden daha anlamsız söylemde bulunmaktadır.

Ekonomiyi canlandırmak için kaynakları sermayeye değil yoksul insanlara “yurttaşlık geliri” verilmelidir: Bu geliri alan anne çocuğuna süt alır, giysi alır, okul harçlığı verir.

İşten çıkarılanlar işsiz kaldığı sürece işsizlik ödeneği alabilseler, bu parayı yastık altına filan koymazlar. Zorunlu ihtiyaçları için harcarlar. 

İşsizlik fonunda biriken 42 milyar bu ödenekleri vermeyi mümkün kılıyor ama AKP hükümeti bu parayı işçilerin yararına değil işverenlerin yararına kullanmayı yeğliyor.

Reklamcılarımızda bu gerçekleri görüyorlar ama söyleyemiyorlar. Çünkü küresel sermeye bu tür uygulamaları görmek, duymak istemiyor. Emekçilerden yana bir ekonomik programın önemli halkalarından biriside kamusal yatırım seferberliğidir. Buna da kabası serbest piyasa (NEO-LİBERAL) politika olanlar ne derse desin yoksul halklar İMF ve Dünya Bankası kurumlara mahkûm değildir. Bugünlerde İstanbul'da toplanan İMF ve Dünya Bankasının politikalarına karşı sokaklar ısınmaktadır. İşsizler haksız yere işten atılanlar tarım alanının çöküş nedeniyle mağdur olanlar, çaresiz değildir. Başka bir dünya ve başka bir türkiye mümkündür.

       

     

25 Eylül 2009 Cuma

Barış İçin Aralanan Kapıyı Ardına Kadar Açmalıyız


    Barış İçin Aralanan Kapıyı Ardına Kadar Açmalıyız


1071 Malazgirt Meydan Muharebesinden 1923'e kadar bu ülkede Türk-Kürt halkının birlikte kazanılmış zaferleri var. Birlikte kazanılmış ülke topraklarında hüznü mutluluğu acıyı tatlı bin yıldır bu coğrafya da yaşadık. Akraba dost olduk. İç içe geçmiş ayrılmaz et tırnak olmuşuz. Bin yıllık iç içe geçmişliğin ayrılığı olmaz. Ayrılık olursa ırkçı yaklaşımların yaşatacağı acıları düşünmeliyiz. Evet, bin yıllık kız alma kız vermeyle iç içe geçmiş iki ulusun birbirlerini çok iyi anlaması ve barış için doğru hızlı adım atmalıdır. Geçtiğimiz yıl çoğunluğu kürtlerin yaşadığı iller de yapılan bir araştırmaya göre ortaya çıkan bir sonuçtan yola çıkarsak, dört de bir kesiminin şiddet yanlısı olduğu. Diğer dörde üçü ise barışı savunan bir arada yaşamayı isteyen kesim olduğunu sorunların büyümemesi için tampon görevi üstleniyorlar. Bunun için diğer ulus olan Türk tarafından da tampon görevi oluşturmak gerekir. Bu görevde sol sosyalist kesimin üstleneceği görev ve sorumluluğudur.Geçdiğimiz günlerde Bir Gün gazetesinde bir söyleşide gazateci yazar Tanıl BORA'NIN söylediği gibi." BARIŞ için aralanan kapıyı ardına kadar açmak gerekir ve bu konuda ısrarcı olmak gerekir." der.  

 Alparslan 50.000 askerle girdiği savaştan 200.000 askerle savaşarak bu toprakları kazanmışlardır. Mustafa Kemal ülkede farklı etnik gruplarla birlikte Cumhuriyeti kurduğu ve “Kürt halkına kurtuluş savaşı sırasında verdiği destekten dolayı müteşekkirim.” sözleri hatırlanmalı. Alparslan 20.000 Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım der, demek ki 1071'den bu yana Türklerle dostluk ve birliktelik içinde geçinen Kürtlerdir. Büyük üstat Yaşar KEMAL “Türkün Türkten başka dostu yoktur.” Sözünü 1071'den bu yana “Türkün dostu Kürttür.”der. Mustafa Kemal “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Diye dillerden düşmeyen sözlerinden yola çıkarak ülkede barışı savunmak ve kazanmak gerekmiyor mu?  Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürekli zapturu zap zap yeter artık demenin zamanı geldi ve geçmektedir. Demokratik bir ortamda sivil halk kendi sorunlarını çözmelidir. Askerin görevi ise dışarıdan gelecek tehlikeleri karşılamak ve sınırlarmızı korumaktır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan sürekli zapturu zap zap. Hep zapturu zap ülkenin gelişmesini ve sorunlarının çözülmesini engelliyor. Her Türk asker doğar derler. Aslında her Türk asker doğmaz. Bir dönem askerlik görevini yapar. Görevi bittikten sonra siyaset istiyorsa yapabilirler. Siviller tarafından siyaset yapan siyasal yapılar sorunların çözümünü emekli paşalar gibi sivil demokratik kurallar içerisinde siyaseten çözülmesi gereken sorunları çözmeye aday olurlar ve siyaset yaparlar. Kimi beceriksiz siyasi yapılar gibi askere havale etmekte acizliktir. Ülkemiz kendi iç sorunlarını çözebilecek siyasi birikime sahiptir.Her demokrasinin askıya alındığı bu ülke de 30 yıl kaybediliyor. Benim ve benim gibi birçok insanın ömrü yasaklarla geçti. Ülkeyi bu hale sokmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu ülkenin vatandaşları ülkenin korunması ve bu duruma gelmesi için emek verdiler. Her Türk asker doğar derler. Ama mantığın bittiği yerde askerlik de başlar derler. Mantıksız olan nedir acaba? Tuvalette, boş depoda, kurumuş bir ağaçta nöbet tutmak mantıklı mıdır? Askerlik görevi ülkenin savunması için yapılır. Ama görev yaparken maalesef bir yumurtayı 40 kişi götürür, onu da kırarak yerine ulaştırır. Onun için askerler ve komutanlar emir komuta zinciri içinde kışla içerisinde görev yapmalıdır. Sivil yaşamın sözcüleri, yani siyasetçiler yaşanan sorunları demokratik kurallar içerisinde çözebilirler.  Siyaset her vatandaşın istediği zaman yapabileceği meşru bir zemindir. Askerlik ülke yurttaşlarımızın yaşamın da kısa bir dönem için yapılan görev, meslek olarak seçildiğinde sürekli yapılan vatan borcudur. Zamanlı zamansız müdahalelere de gerek yoktur.



NOT; 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesinin kutlandığı gündür. Benim için Malazgirt ilçesi önemlidir. Çünkü 17 Şubat 1969 yılında doğduğum topraklardır. 1969'dan 1980 Temmuz ayına kadar yaşadığım ve ilköğrenimimi gördüğüm memleketimdir. Yaşadığım 11 yıllık süre içerisinde her yıl yapılan 26 Ağustos zafer bayramı etkinliklerine katıldım. Akhisar'ımızda 6 Eylül Akhisar halkı için önemliyse 26 Ağustos'da Malazgirtliler için önemlidir. Her yıl coşkuyla kutlanan bu bayram bu yıl birazcık sancılı geçmiştir. Malazgirt halkının seçtiği belediye başkanı konuşturulmamıştır. Muş valisi tarafından engellenmiştir. Kürt açılımı diye başlatılan barış sürecine gölge düşürülmüştür. AKP hükümetinin emrinde olan Vali, Malazgirt halkını temsil eden belediye başkanını konuşturmama insiyatifini kendisi mi kullanmıştır. Hiç sanmıyorum. AKP hükümeti kendisini her eleştireni baskı yaparak susturmaya çalışmıştır. Onun için coğrafyamızın tarihi bayramında Muş Valisini kendi başına insiyatifi kullanamaz. Muş Milletvekili Nuri YAMAN ve belediye başkanı bu gibi engellemeye tepki göstererek merasim alanını terk etmiştir. Oysaki engellenen konuşma bir sonraki gün basına yansıdı. 1071'de Alparslan 50.000 süvari ile kazandığı savaşta 20.000 Kürt halkına ait olduğu “20.000 Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım.” Sözleridir. Diğer önemli bir konu ise Kurtuluş Savaşından sonra Mustafa Kemal'in “Kürt halkına savaşta verdiği destekten dolayı müteşekkirim.” Sözüdür. Malazgirt belediye başkanının bu iki önemli isim olan Alparslan ve Mustafa Kemal iki halkı kaynaştıracak savaşlarda dayanışma içerisinde olduklarını ifade etmesinde ne sakınca olabilir? Açılım diye başlatılan süreç bu engellemelerle AKP hükümetinin samimi olmadığını gösterir.     




10 Eylül 2009 Perşembe

AKP’li Yöneticiler Tüm Muhtarlardan Özür Dilemeli


      AKP’li Yöneticiler Tüm Muhtarlardan Özür Dilemeli
          Geçtiğimiz ağustos ayında Akhisar'ımız da iki önemli toplantı yapıldı. İlçemizdeki toplantılar ya Demokratik Kitle Örgütleri, Muhtarlar ve çok az sayıda vatandaş katıldı.
         İlk toplantı 15 Ağustos cumartesi günü Halk evlerinin hazırladığı ÇİFTÇİ BULUŞMASI adı altında Bülent Çiğeroğlu kültür salonunda yapıldı. Toplantıda dört konuşmacı vardı. Biri halk evleri genel sekreteri iki ziraat mühendisleri genel başkanı üç sulama kooperatifleri genel başkanı dört sosyal bilimci profesör vardı. Toplantı genel olarak verimli geçti. 1980'den bu yana ülkemizde uygulanan politikasını çiftçiyi bitirmeye yönelik olduğu açıklandı. 1980'den bu yana kendi kendine yeten ülke olduğumuzu şimdi ki durumumuz 2,5 milyar dolar açık olduğu nüfusun artması sebebiyle gelecekte daha büyük açıklar vereceğiz. Su konusunda çok önemli sorunlarımız olduğu da belirtildi. Devletin ve hükümetin bu konularda duyarsız kaldığını çiftçiye verilen desteklemelerin aslında mazottan alınan vergidir. Hükümetin bu konuda desteklerinin yeterli olmadığını dile getirdiler. Genel olarak toplantı verimliliği faydalı olmuştur. Konuşmacılara bizleri bilgilendirdikleri için çok teşekkür ederim.

            İkinci toplantıda AKP'NİN yeni belediye toplantı salonunda 18 Ağustosta salı günü yapıldı. İlk oturum 15.30'daydı ama 16.00'da başladı. Halkı ilgilendiren üç önemli soru soruldu. Birincisi tren yolu şehir dışına çıkarılacak mı? Bu önemli soruyu Reşat Bey mahalle muhtarı İsmail Bey sordu. Eğer bu yol kısa sürede şehir dışına çıkarılmayacaksa yeni yapılan hastanenin acil servisi derhal hizmete girmelidir. Bu toplumu ilgilendiren önemli soruyu dile getirdiği için Reşat Bey mahalle muhtarına teşekkür ederim. İkincisi, solun barış sorunu genel olarak dile getirildi. Üçüncü soru olarak da muhtarların sosyal güvencelerinin kendileri tarafından ödendiğini bu konuda Akhisar'daki tüm muhtarların hükümet tarafından ödenmesi talebiydi. AKP'li milletvekilleri, il- ilçe başkanları daha önce çıkan bir yasa olduğunu %50'sinin devlet tarafından ödendiğini söylediler. Hatta bu konuda yasanın çıktığı tarihten bu yana ödediyseniz Bağ Kur kurumundan alacağınız var dediler. Çıkan yasanın 29 Mart'a kadar geçerli olduğunu 1 Nisan itibariyle sürenin dolduğunu daha sonra ki günlerde muhtarlar derneği başkanı tarafından öğrendim. Bu resmen bir skandal olarak ortada çıktı, Sevgili AKP milletvekili, genel başkan yardımcısı, il başkanı ve Akhisar ilçe başkanı Uğur Bey. Çıkan yasanın seçime endeksli olduğunu 29 Mart'ta seçim var. Muhtarlar mazbatalarını en az bir hafta sonra alacaklarını biliyorsunuz. 1 Nisan'da başvuru süresi biten bir yasanın kime ne faydası var? Tüm muhtarların böyle yalan yanlış çıkan yasayı çıkmış gibi davranarak gerçeklerden bir haber olduğunuz sonraki gün Manisa bağ kur kurumundan öğrenildi. Muhtarlar derneğinin Başkanı da böyle bir yasadan haberi olmadığı için tüm muhtarları içinde madara ettiniz. Akhisar kamuoyunda özür dileyerek yaptığınız hatayı telafi etmelisiniz. Tüm muhtarların böyle bir mağduriyeti giderilmelidir. Birinci oturumda toplumsal talepler çok fazla ortaya çıkmadı. Genel olarak bireysel taleplerle geçiştirildi.
         "İkinci toplantıda 18.30'da diye bildirildi ama 19.00'da başladı. Toplantı istenildiği' gibi gidiyordu. Birinci toplantı iyi geçmişti' ikinci toplantıda iyi geçmekteydi. Ticaret Odası, Ticaret Borsası, Ziraat Odası ve bir iki oda başkanı isteklerini dile getirdi. Sanki ülkemizin hiç sorunu yokmuş gibiydi. Her şey güllük gülistanlık içindeymiş gibi herkes memnundu. Sanıyorum toplantı AKP'nin propagandasına dönüşüyordu. İki toplantıdan da elde ettiğim izlenimlerimi sona üç kala altı soru sorarak oyunbozan olduğumu düşünüyorum. Biraz heyecan biraz muhalif olma baskısını üzerimde taşıyarak sorularımı iki milletvekiline yönelttim. Bu taleplerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum.
            1.Kürt açılımı ile ilgili Tanrıyerdi'nin yaklaşımına karşı neden 30 yıla yakındır yaşanan iç sorunu seçimlerden sonra ve ABD başkanının ülkemizi ziyaretinden sonra yaptınız. Açılımınız BOP (Büyük Ortadoğu Projesinin)'un bir parçası mı? Yoksa gerçekten ülkemizdeki sorunun çözülmesini biz mi istedik? Ben demokratikleşmenin yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarı olması gerektiğini söyledim. Yani mahalle baskısının kalkması gerekliğini yukarıdaki demokratikleşmenin yeterli olmadığını söyledim. Bunun aşağıdan yukarıya doğru gelişmesi gerektiğini dile getirdim.
           2.Sosyal devlet olduklarını dile getiren Tanrıverdi’ye bir hatırlatmada bulundum. Geçtiğimiz günlerde harç zamlarına protestocu bir kızı Başbakan azarlayarak “Daha ne yapalım kredi veriyoruz.“ dedi. Sosyal devlet öğrencisine kredi mi verir sorusuydu.

          3.Bu sorum ise hiç alanım olmayan bir soruydu. Çiftçilere destekte bulunduklarını söyleyen Sayın Berber Vekilimiz "5 milyar TL (5 katrilyon) destekte bulunduklarını, "söyledi. Bende bu sözün üzerine yapılan desteğin bir yıl içerisinde mazottan alınan vergi olduğunu aslında verilen bir şeyler olmadığını söyledim. Yani devletin çiftçiye 5 milyar TL (5 katrilyon) verdim diyor, aslında mazottan alınan maliyetin çok çok üzerindeki vergi olarak geri alıyorsunuz.
         4.Esnaf odaları ile ilgili zincir alışveriş merkezlerinin sayılarının 50 olduğu esnaf ve sanatkârları tehdit etmekte bu zincir mağazaların kimlere ait olduğunu herkes tarafından bilinmektedir. Bunlarının birçoğunu yasal sınırları aşarak çalışmaktadır.7500 esnafı tehdit eden zincir mağazaların Başbakan tarafından korunmasının ve bu konuda yasa çıkarılmasını isteyen bakkallar federasyonu bir istekle bulunmuştu. Akşamları 20.00'de Pazar günleri kapatılsın isteğiydi. Başbakan ise ben böyle bir yasa çıkaramam dedi. Bizler esnaf ve sanatkârlar olarak ne yaptık ki pabucumuz dama atılıyor? Dedim. Ahi ocağı kültürüne göre suç işleyen esnafa verilen ceza olarak Esnafın pabuç dama atılır. Ve bu sembolik pabuç cezalandırmadır.
          5.Bu sorum 2008 yılında çıkarılan sosyal güvenlik yasasından zarar gören çıraklık mesleki eğitimindeki çırak, kalfa ve usta kategorisinde olan öğrencilerimiz içindi Yaşları 14–15 yaşlarından itibaren öğrencilerimizin toplumsal ekonomimize katkı sunduğu ve bu konuda çıkan yasadan en çok zarar gören mağdurlar oldğuydu. Bizler sosyal güvencelerinin var diye biliyorduk. Meğer iş yeri kazaları ve meslek hastalıkları içinmiş. Sosyal güvenceleri emeklilik hakları için değilmiş. Bu konuda dürüst ve örnek devlet adamı bildiğimiz Cumhur Başkanı Abdullah Gül'ün oğlu hak etmediği halde Ali Babacan'ın şirketinden 28 gün emeklilik hakkı kazanmak için SSK'lı gösterilmiştir. Yani kısacası 14–15 yaşından itibaren toplumsal ekonomimize katkı sunan çıraklık meslek eğitimdeki öğrencilerimiz mağdur olmuşlardır. Haketmeyenler ise hak sahibi olmuştur.
          6.Bu sorum ise; esnafların bağ kur problemleri üzerine oldu. Bağ Kur priminin ödeyemeyen emekliliği gelmiş borcundan dolayı emekli olamayan bağ kurluların borçlarının üçe ayrıldığını birinin emekliliği için birinin de emekliler için bir diğeri de sağlık için ayrıldığı herkes tarafından bilinir. Örnek 15 bin TL borcu olan bir bağ kur lunun 5 bin TL si hiç kullanmadığı sağlıktan dolayı olmuştur. Ya bundan sonra sağlıktan yaralanılsın ya da sağlık borcu silinsin. Bu güne kadar olan borçlarının kullanmadığı sağlıktan dolayı ise bu borcun silinmesi gerekir.
          Verilen cevaplar tamamen lâfebeliği (Lafebeliği)den ibaretti. Demokratik kitle örgütlerinin bu gibi toplantılarda iktidara yönelik çok net sorular sorması gerekir.Ülkenin gidişatı güllük gülistanlık değil, lütfen birazcık sorumlu olduğumuz alanlara ilişkin sorumluluk alalım iş yapalım.!

6 Ağustos 2009 Perşembe

95 Şair'in Yüreği 14 Yaşında Bir Çocuk İçin Attı.


95 Şair'in Yüreği 14 Yaşında Bir Çocuk İçin Attı.

Geçtiğimiz 23 Nisan'da dünyaya örnek olduğumuz Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında farklı bir örnek daha olduk. Henüz buluğ çağına bile girmemiş bir çocuğun özel harekâtçı bir polis tarafından dipçik ile dövülmesi ülkemizde vicdanı olan insanlara akıl tutulması yaşatmıştır. Özel harekâtçı hangi psikolojide 14 yaşındaki çocuğa şiddet kullanmıştır? Ülkenin 12 Eylül faşist cuntacı darbeciler tarafından başlatılan korku psikolojisi hala devam etmektedir. Düşünün bir aile içerisinde 12 Eylül 1980'de dünyaya geldiniz. 29 yıldır her gün “Sus sen konuşma. Ben ne diyorsam onu yapacaksın.”, “Sus sen konuşma. Haklarını ben belirlerim.”, “Sus sen konuşma. Benim dediğimden dışarı çıkmayacaksın.”, “Şu şu şu şu yasa maddeleri ile senin yaşam biçimini 12 Eylül faşist darbesinden sonra 82 anayasası ile belirledim. Senin ülkenin yaşayan insanlarının geleceğini gasp ettim. Buna göre geleceğimizi şekillendiriyorum.” Kenan EVREN kendine dokunulmaması için bu anayasaya da bir maddede kendisinin korunması için koydu.(15. madde) Sözüm ona demokrasi savunucusu kesilen AKP Ergenekon'a karşı çıkarken kendi iktidarının tohumlarını atıldığı 12 Eylülcüleri koruyan 15. madde neden kaldırmamaktadır? Demokrasi muhakkak savunulmalıdır. Bir gün gelir sana da lazım olur sözü boşuna söylenmemiştir. Gün gele devran döne demokraside size lazım ola diye düşünülmelidir. O gün geldiğinde onurlu yargı karşısında halka hesap verme günü gelecektir elbet…

Şiir duygu ve düşüncelerimizi dörtlükler halinde anlatım biçimidir. Şiirler aşk, hüzün, mutluluk, doğa sevgisi gibi konuları içine alır. Yaşamım boyunca birçok şiirden etkilendim. 95 şairin hazırladığı bu şiir beni çok duygulandırdı. 90'larda ülkemizde yaşanan faili meçhul cinayetleri protesto biçimi ile dile getiren Galatasaray Lisesi önünde cumartesi annelerinden etkilenen anonim olan oğlumu istiyorum şiirini de hiç unutmadım. Şu an tamamını bilmediğim ama aklımda kalan bir anne duygusunu anlatan şu cümlelerdi; “Oğlumu istiyorum. Ölü ya da diri oğlumu istiyorum"Bu ülkenin yönetenlerine sormak lazım, yüzlerce binlerce faili meçhul cinayetler yaşanıyor ülkemizde. Ve siz yöneticilerde durup izliyorsunuz. Devlet için kurşun atan da kurşun yiyende şereflidir diyen başbakanımızda oldu. Örtülü ödenekten kimlere faili meçhul cinayetler işlesinler diye kaç para verildi, hala veriliyor mu?  

Şiiri yazan vicdan sahibi yürekler! Teşekkürler ağzınıza ve yüreğinize sağlık…


SEYFİ TURAN ŞİİRİ 

1.
Usarê domainê vanê, qezda isania

Nenıka jü çenekê de henie kemeria


Diyarbakır'ın kayıp çocuğuyum

Her şeyin tükendiği bir yerdeyim

Taştan başka yok verecek bir şeyim

Sevecekse elbet, kırık bir kemiğin hüznüyle sevecek kalbim…


Vurma bana, vurma! İçimin oyuncakları kırılıyor
Ben, her ilkbaharın ilk günüyüm; gölgeler uzar yamaçlarımda
Eskimiş okul önlüğümden bozulup dikilme siyah külotum
şu soruyla geçtim tarihten kurşunlar arasında
Ölüm, bir halkın çocuğu olmanın tek mucizesi mi?

"Her çocuk bir yüreğin penceresi" derdi anam
Güneş batmaya başladığında ufukta
Şimdi yürekleri kör kapılar gibi insanların
Çocukları yiyorlar adım atarken sokağa

Aklım erdiğinden beri içindeyim bu hüznün;
Kabara şakırtısı, makineli tüfek sancısı, kandamlası
Kuşlar geçiyor düşlerimden gökyüzü renginde
Türkülerine yüz çevirip kalem kırıyor hâkimler

Anne! Ben buradayım; kalbimi çekiç yaptım da
Düzeltemedim hayatımın eğri büğrü kaportasını
Ezikliğini bana kusuyor ustam
Üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu

Koltuk değneğimin sekişinden huylanan köpek
Kadar bile değilim üstüme dikilmiş gözler için...
Kapılar kapalı, duvarlar yüksek,
Çocuk ömrüm zindan içinde

Bir çınlama kalırsa kulaklarımda
Hepinizin sağırlığındandır,
Ölü bir nokta kalırsa gözlerimde
Hepinizin körlüğünden.

- Dövmeyin beni amcalar, dövmeyin ne olur
  Duyulursa kırılır sonra içimdeki taze dal

Parklar ötelerde kalmış ve okullar;
Siz kötü çocuklar diyorlar, düşüyor bol kelepçe
Oysa ben çocukluk ne hiç bilemedim,
Bundan mıydı hiç de büyümedi ellerim.

Ruhum safirdi, incindi
Utancı gördüm zorbanın sopasında
Durdum azaltmak için ruhumdaki acıyı
Güneş gören evlerin kapısında.

Karşımda hayal kalp, orman uğultusu, mezarlık çiçekleri
Annem ardımdan yetim bir ağıt söylüyor durmadan
Çocukluğumu buruşturup ödüyorum insanlığın yenilgisini
Dünya filizkıran çöl, sokağımda kurt baharı.

İnsanı acısından bilirim vahşeti şiddetinden
Başımdaki devletli yırtık
Yargısız infazdan
Faili meçhul cinayetten.

Ben kayıt dışı, ağır tahrik, öteki çocuk
Muskalı eşiklerden geçtim eşiklerin sağ ayakla aşıldığı evlerden
Nazara karşı dökülürken öğrendim kurşunu
Cinayetler işledim oyuncak satan dükkânlarda; sapan taşım cebimdeydi

Aklımın kuşunu salarken kafeslerinizden
Ben miydim rüzgâr topacına gökkuşağını saran?
Ben miydim devletinizi bir çakılla bozan?
Değildim…

Bir çocuğu düşüydüm de mor bir çocuğun,
Zor bir çocuğun üşümüş eliydim
Tüysüz yüzüm tüzüklerinize küs
Yanlışlıkla kalırım yoğun bakım yalnızlığımla.

- Bana vururken ellerini incitme yorgun amca
  Akşam çocuklarını nasıl seversin yoksa

Her yer metal!
Esiyor derin namlunun soluğu
Bir taş çalmışım ölümden
Nereye atayım ki onu?

Hey! Toprak ana, devlet gözüyle gelmek istemezdim sana
Törenler bayraklar istemezdin; alkışlar şaşaalar istemezdin
Siyahlar paltolar istemezdin; gözlükler yaşlar istemezdin
Balıklar sırtlarında taşıyorlar denizi, görmeliydin…

Kanatlandı çığlık gök boşlukta
Yırtıp bulutları sardım yarama
El dokuması bayramlık gömleğimi giymiştim
Bilmediler; anamın ter kokusunu taşıyordu.

Dinmedi beyazların nefreti, tek renk tek tip
Bu şehri çocuklar kuşatacak, üç kapı üç kilit
Hangi elim kırık yalnız onlar biliyor
O çocuklar ki bir dakika itirafa davet edecek hepimizi.

Yağmur yağmadı; yağmıyor… Belki hiç yağmayacak
Ölen lalenin acısı da büyüyecek benimle
Vur diyen yürek durdukça bunların içinde
Yaralanmış bir hayat yaşayacak giysilerimin içinde.

Yüzümü güneşe taşıyın kuşlar
Gülüşüp oynuyordur orada çocuklar
Yakılmış fenerler gibi
İri gözleri...

Bir damla terle gözyaşından doğmuşlardı
Avuçlarımda tuzları kaldı.
Kıpkırmızı bir gece çocukların kanından
Örtünemem annemin anlattığı masalı.

Omzuma kırık bir kol biçildi, terzi kim?
Morarmış bir çift göz kafama buyur ettim
Kabuk benim toprağa, kanasa yara benim
Çünkü beni panzerler ezdi, son nefesteyim

- Devlet beni vur! Büyüyorum,
  Ben tehlikeyim.

Hırsızların çaldığı dilimi çığlıklarla onardım.
Katillerin boşalttığı ruhumu alkışlarla
buradayım:
Cevabın soruyu incittiği yerde.

{ (*) Çocukluk baharı derler, hazinesi insanın
      bir kız çocuğunun tırnağında kaya kınası  }

2.

Leylekler getirmedi, kan yollarında bulduk seni
Sonsuz kırın ortasında
Kolları taşla kırılan Filistinli gibi mahzun…

Ay bir hata duruyor orada
Kaymak: bir zemindir de bir çocuğa
Bir taş da o sektirir oyuna.

Bak!
Çiçeklenir hem kıyıcığından
Çocuklar taşın ritmini sekti.

Simidin camından neler olmaz ki
bütün ayakkabı boyacıları maça gider ellerindeki fırçalarla
seni kırdıkları yerden kararıyor dünyanın bütün sabahları.

(O, Hakkâri'de bir çocuk)
Kalktı yerinden annesine gider gibi
Sarıldı koyunun memelerine annesinden emer gibi…

Kan, demirle yüzleştirildi.
Sevincini taşıran çocuk
Aktı bir deli suya.

Bir daha hiç açmayacak o çiçek:
Masumiyet
Susarak kör edecek tarihin gözlerini.

- Öldürmek -bilmem neden, kadim mesleğiniz miydi
   Tutamam elinizi yahu! Öldürün ama yaralamayın bizi.

3.

Çünkü bilmezsiniz
Kalbini unuttuğunuz o çocuklar
Tarihin beyaz taylarıdır.

Şimdi bu çocuklar ölmemiş gibi yapsak
Karga gak dememiş, tavşan dağa küsmemiş gibi…

Vurduğunuz her dipçikte
Yerin dibine girdiniz
Ne kahramandınız çocuklar.

Sizin aklınız hurda edilmiş
Çocukların incinen yüzüne

Neden sokuyorsunuz tüfeklerinizi DNA'lara
Neden oynuyorsunuz Seyfi'nin gen haritasıyla
Bir dili kopararak mı var olacaksınız?

Elbette taşa inanacaktır çocuklar
Çocuklar bütün dillerle konuşur...

4.

Tank paletleri ezip geçerken cesetleri
Korkarak yürüyordu caddede bir çocuk
Karıncanın birini ezeceğim
Onun sevgilisini üzeceğim diye.

Sana bir şarkı gibi geldi nedense ölüm
Neyi sevdin anlamadım; bak başımda onların elleri
Her katil gibi onlar da biliyor artık kimsenin
Kimsenin peşine düşmeyeceğini.

Çocukların dövüldüğü bir medeniyet kuruluyor cehenneme
Şeytan dahi utanıyor dağlıyor gözlerini kendi kendine
İçlerinde aşk kalmamış onların, görülen sadece insan kılıfı
Ruhları çekilip alınmış, buz ve barbarlık doldurulmuş yerine!

- Eteğinden taşları göğe salma seyfo
  Başına düşer devletin
  Oyun sanma temelini mülkün
 Yıkılır sırtına senin.

5.

Böyle fal bakmadı avuçlarından hiçbir devlet çocukluğunun
Geçmedi hiçbir çocukluktan bunca hasar manzara

Biz kaç çocuktuk derdimizden dert taşırmış yüzümüz kerbela
Sustuk susturulduk dört yanımız ağrılar içinde ağrıyla

- Biz de çocuktuk. Biz de çocuktuk.
  Bir zamanlar.
  Çocuklara dokunanlar
  Hiç çocuk olmadılar mı yoksa?

6.

Öğretmenin vurduğu yerde gül biter diyen
Tüfek dipçiğinden bahçe beklermiş (!)

Ağlamayın lavanta kokulu anneler
En güzel çocuklarınız öldürülecektir...

7.

Nereye istesek oraya gideriz  
Haritanın yırtılan yerine
Havagazını ve pencereleri açar sevişiriz
Yüreğinizin üşüyen dipnotlarından
Bir damla sıcakkan düşer şiir defterimize.

Sussun kırmızı bültenler, kara bültenler, mahkeme ilâmları
Ömrünün baharında çocuk konuşacak
Öz toprağını suladığı göz pınarlarıyla
-Azad yok azap var
  Biri azadî çocuklar

8.

Çocuklar sabun sürer, sürer de tahtalara
Kayarlar, kayarlardı yokuş aralarında

Taşı taş üstünde kalmamış göç denklerinden fışkırıp
Pet şişede suyla, kâğıt mendil satarlardı trafik ışıklarında.

Menem aymaz öfkeymiş, dipçiğe yıkanmış ellerin
Vurdu acısı yüreklere, boynundan bir çiçeğin

Ağaçtan yonttuğum bir tüfeğim var. Şükredin,
O gün yanımda değildi; erkekseniz şimdi gelin!

9.

Yurdunu sev, yurdunu koru;
tüfeğinin dipçiğini
eksik etme insanından,
… Böyle olunur devlet,
emret; yazsın bunu,
kafasına hem
defterine Seyfi!

10.

Yitik çocukluğun lüzumu yok,
Size daha çok riya gerek

Sen çirkin bir, Pinokyo'sun adam
Ellerin çünkü ölümlere uzuyor

Kan adam, küçük adam
Bilmiyorsun, çocuklar illâki büyüyor.

11.

Her çocuk çokça doğudur her çocuk biraz Diyarbakır
Savaş, vahşet, zulüm her çocukta onmaz yaralar bırakır.

Kedere bıçak çekip jilet atarlar cehenneme
Tinerle ovarak cesaretlerin.

Dudakları uçuklar uçurumların
Uykulardan çalınırken çocuklar sabah sayımlarında.

Sarıgözlerinde tufan uyuyan çocuk
Çöl ateşiyle dökülür (k)an'ın üstüne

Bir dipçiğin izinde yürür yaralı geyikler kervanı
Yükü işaretli, lanetli, kin(in) zehrinden süzme.

12.

Büyüyünce
Oyuncak bebek olmak istiyor kızım
Hiç korkmasın, canı yanmasın diye.

Diyorum ki ona:
Aklın hükmünün olmadığı bu pislik zamanı unut
Taş atan çocuklara karış, kandil kokan gecelerde yürü.

Sonsuz dalgalarına boyun eğ denizin
Uzaklaş rüzgârsız şehirlerden ateş yanan dağlara koş
Nasılsa resimleyemezler hiçbir duvara zamanı.

13.

Tamam, devlet, 'baba'dır bu coğrafyada; hem söver hem döver
Ama babalar babalıktan "sessizce çekilmesini bilmelidir ağabeyler”

14.

Güle dipçik vuran zihin
Acaba hangi diptedir?
Büyür dünyanın mavi gözleri; büyür
Olur iki kızıl kan çanağı.

Ah! Dipçik düşüyor hep diptekilerin payına.


15.


Çocuk daha insandır büyümemiştir henüz
Evin yarasıdır.

Yüzümüzde gezdirdiğimiz dünyanın
Selâmsız mezarı.

Taze iki yeşil zeytin gözleri
Kararmasın hayatla.

16.

Büyük şairler
Çocukların arasından çıkacak
Çünkü sözcükler sınırlayamaz onları
Duvarlar boş bir zorlama
Onlar tamamlanmadığına inanırlar dünyanın
O yüzden çoğu keşiflerde.

17.

Aşk Tanrı'nın prangalı yüreğidir.
Katillerin suratlarına acısını kusan.

Tanrı'nın kanayan elidir,
Çocuğun çepellenmiş zülfüne ağlayan.

Vurulmuşluğun çocukluğuyla
Şarkılarla gelir kelepçelenmiş öpücükler...

18.

Acımasız kıyıcı oğlumuzun başını ezerken,
Aslında yurdumun geleceğidir elden giden.

Dayan ısırganım, dayan ebegümecim, dayan hardal otum, dayan!

Yeniden kanamasın çocukların onulmaz yaraları!
Eklenmiş dizelerin iğne deliklerinden

19.

Kafamda çatlak mı var, ne derdin
Belki koşuyordum çocukluğumun düzenine.

Gülü gül ile tartan kardeşlik baharını,
Haber eylemek için günlere ve güllere.

O, ol(durul)mayan renklere
Ol(durul)mamış biçimlere.

Ah! Dil var, paramparça bir dil, o taşın içinde.

20.

Takılıverdi plak: … Büyüklerimi saymak… Büyüklerimi saymak…
Büyüklerimi say… Büyüklerimi… Büyü…

Dilsizlik taştı, esmerlik taştı, çocukluk taştı
Hrant oldu, Gazze'yle direndi şiir sözcüklerden taştı.

Gökkuşağında dondurma oldu,  sucuklu sandviç koktu dünyaya
Köyü yakılmış küçük bir Kürt çocuğuna Türkçe sarıldı.

21.

Gaçık denizlerin hürlüğünde,
Sabah geliyor çocuklar,
Sabaaah, kanaya kanaya!

Bu sabah,
Eli kalem tutan bir sabah
Benzemiyor hiç başka sabahlara.

ŞİİRE KATILAN 95 ŞAİR:

A. Ertan Mısırlı, A.Hicri İzgören, Abdül kadir Budak, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ali Haydar Çakta, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Aydın Şimşek, Ayhan Altay, Aziz Kemal Hızıroğlu, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Çimen, Cem Mehmet Eren, Cezmi Ersöz, Danyal Nacarlı, Dinçer Sezgin, Emin Kaya, Engin Turgut, Enver Ercan, Ercan Y.Yılmaz, Eren Aysan, Erol Büyükmeriç, Fadıl Öztürk, Fatin Hazinedar, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gökben Derviş, Gül Acemi, Gülsüm Cengiz, Gül tekin Emre, Hakan Cem, Halide Yıldırım, Halil İbrahim Özbay, Haydar Ergülen, Hayrettin Geçkin, Hayri K. Yetik, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Hatipoğlu, Hüseyin Peker, Hüseyin Şahin, İhsan Topçu, İlhan Tülman, İsmail Mert Başat, Kemal Varol, Kenan Yücel, Küçük İskender, M. Sadık Kırımlı, Mahmut Temizyürek, Mehmet Atilla, Mehmet Çetin, Mehmet Sarsmaz, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Murat Koçak, Mustafa Ergin Kılıç, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Neşe Yasin, Nevzat Çelik, Oğuzhan Akay, Onur Akyıl, Onur Caymaz, Orhan Alkaya, Önder Kızılkaya, Özgün E. Bulut, Özkan Kula, Özlem Sezer, Perihan Baykal, Rahmi Emeç, Raif Özben, Roni Margulies, Sabahattin Kurtoğlu, Seçil Özcan, Selami Karabulut, Selim Temo, Sennur Sezer, Serap Erdoğan, Serkan Engin, Seyhan Erözçelik, Sina Akyol, Sinan Özdemir, Şehmuz Ay, Tarık Günersel, Veysel Çolak, Veysi Erdoğan, Yusuf Alper, Yücel Kayıran, Yücelay Sal, Zeynep Uzunbay.

Şiiri yazan vicdan sahibi yürekler! Teşekkürler. Tümünüzün ağzınıza ve yüreğinize sağlık...


27 Temmuz 2009 Pazartesi

Sanayi Esnafından Küçük Bir Devrim


Sanayi Esnafından Küçük Bir Devrim


Esnaf ve sanatkârın 30 yıllık süreç içerisinde yaşadığı ekonomik krizler hala devam ediyor. Toplumsal muhalefetin tüm alanlarından doğru geliştiği dönemler 70-80 arasıdır.12 Mart ve 12 Eylül faşist darbesi emekten yana gelişen toplumsal muhalefeti iki müdahale sonucu yok etti. 24 Ocak 1980 ile başlayan kararlar 1982 anayasasıyla netleşmiştir. 5 Nisan 1994, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri ile devam etti. 2001 krizi sonrası şok yaşayan sanayi esnafımız ilk defa Bülent CİĞEROĞLU kültür salonunda toplantı da tepkisini gösterdi. O gün yaşanan şok ile toplantıda hatırladığım kadarı ile biriken öfkenin dile getirilmesiydi. Çarşı esnafı olarak sanayi esnafının o toplantısına gittim. Toplantıda söz aldım ve kürsüye çıktığımda ön safta oturan parti ilçe başkanlarını gördüm. Elimde hazır bir konuşma metni olmadığı için ön saftaki farklı siyasal yapılardan insanları görünce gemi batıyor, battığını hisseden farklı siyasal yapılarda olsak da hep birlikte sıkıntılarımızı dile getirmek için buradayız dedim. Kendimin de siyasi düşüncem olduğunu bende buradayım diyerek konuşmaya başlayacaktım. Bir anda ön safta Milliyetçi Hareket Partisinin ilçe başkanı konuşmama tahammül edemeyerek kendimi ifade etmemi anti demokratik bir yöntem ile “İndirin şu… kişiyi buradan” diye tepki gösterdi. Tabi onun o tepkisine oradaki tertip komitesi ve diğer parti ilçe başkanları müdahale etmedi. O gün orada kendimi ifade etmemin önüne engel olanlara sorarım; İnsanın kendisini ifade etmesi kadar önemli bir şey yoktur. İfade etme diye engel olanların ise yaşanan sorunlara ilişkin hiçbir düşünceleri aslında yoktur. Bu güne kadar hiçbir önerileri de olmamıştır. Sorunun sahipleri tarafından çözümünde muhakkak düşüncelerini aktarmalıdır. Yani birileri tarafından alınan kararlar sorunun sahipleri tarafından özne haline getirilmezse sorunun nesnesi yaptırılmaya çalışılırsa hiçbir sorunumuz çözülmez.

Esnaf ve sanatkârların iki yıldır dilim döndüğünce sorunlarını dile getirmeye çalışıyorum. Çok önemli üç sorunu sürekli gündeme getirerek çözülmesini talep ettim. Benim dediğim oldu anlayışından öteye ortak çıkarlarımızın ortak payda etrafında çözülmesini isteyen önerilerde bulunuyorum. Sorunlardan biri 2008 yılında çıkan sosyal güvenlik yasası idi. Ona şimdi yapabilecek bir şey yok. Çünkü yasa yürürlüğe girdi. Bir diğeri ise kendimin de içinde bulunduğum meslek grubunun tatil yapma gününe yanlış bir gün olduğudur. Üçüncüsü ise 7500'e yakın esnafımızı ilgilendiren anlık telefonlarımıza gelen 2 gün içerisinde oda aidatlarınızı öderseniz 68 TL ödemeseniz 139 TL olmasıdır. Birinci sorun 1000'e yakın çırak, kalfa ve usta kategorisinde olan örgencilerimizi ilgilendiriyordu. İkincisi Berberler Odası'nın kadın berber üyeleri olan meslektaşlarımızı ilgilendiriyordu. Üçüncüsü ise 7500'e yakın tüm esnaf ve sanatkârları ilgilendiriyor.

AKP hükümetinin tüm yaşam alanlarımızı emekten, ezilenden, işçiden, çiftçiden, esnaf ve sanatkârdan değil sermayeden yana aldığı kararlar altında ezilmekteyiz. Buna karşılık özellikle esnaf ve sanatkârları ilgilendiren konularda bizlerin sözcülüğünü üstlenen oda başkanlarına ve yönetimlerine çok görev düşmektedir. Tüm oda başkanlarının yönetimlerinde dahi tartışmadıkları diktatörlük yönetim anlayışları ile üst yönetimlerine odalarının ekonomik konumlarından dolayı aidatların yükselmesini nasıl isterler? Derhal üst yönetimlerine kişisel hesaplarını yaparak aidatların yükseltme teklifinin geriye çekilip, iptal edilmesini istiyorum. Manisa'da birlik başkanına ve yöneticilerine ne söylendi? Manisa belge ücreti olarak 14 TL alıyor, biz 7 TL alıyoruz. Siz aidatlara 139 TL alıyorsunuz. Biz 68 TL alıyoruz. Bu konuda bizi iyileştirin isteğinde hangi oda başkanları bulunmuştur? 2 yıldır köşe yazarlığımda sürekli odaların demokratik işleyişi konusunda şikâyetlerimi dile getirdim. En önemli şikâyetlerimden biri olan doğrudan demokrasinin uygulanmasıydı. Bununda pratikteki yansıması alınan kararlarda üyenin özne olarak tanınmasıydı. Oysa temsili demokratik yöntemine bile uymayan oda başkanlarını diktatörlükle suçluyorum. Çünkü aidatlar konusunda üst kurumlarından istedikleri 139 TL olsun kararından kimi oda yöneticilerinin haberi yoktur. Birçok oda başkanları bu konuda diktatörlük insiyatifi kullanarak kendileri talep etmişlerdir.14 oda başkanı 7500 üyesi için ne yaptı? 10.07.2009 tarihinde yazdığım yazıya hiçbir oda başkanı cevap vermedi. 

 Başka konuda sanayi esnafının birçok esnafa göre çok sıkıntılar çektiğini biliyoruz. Madeni sanatkârlar ve demirciler odası başkanları ellerinde sihirli değnek olmadıklarını kabul ederek sorunun sahipleri özne haline getirerek 13-15-16. bloklarda yaşanan sıkıntılarını sokağa çıkarak hak talebinde bulunmuşlardır. Bu eylem bir kez daha “Hak verilmez. Alınır.” şiarının pratikte hayata geçtiğinin ispatıdır. Meşru zeminde sivil toplum örgütlerinin kendilerine ait sorunlarını kamuoyu oluşturma amaçlı basın açıklaması alınan kararı protesto etmemeye demokratik hakları vardır. Halk tabirinde söylenen bir laf buraya uygun olur. Ağlamayan bebeğe meme vermezler. Sanayi esnafının başardığı küçük devrimi diğer yaşam alanlarında da başarmalıyız. Çünkü tüm yaşam alanlarımız sahipsizdir. “Sokağa eyleme özgürleşmeye! Susma sustukça sıra sana gelecek! Hak verilmez. Alınır!” gibi sloganlar tarihten beri boşuna söylenmemiştir. Bunu söylediğimizde Rusya  (Sovyetler Birliği) buraya gelmeyecek Bunları söylemezsek ABD ve AB'nin tekelleşmiş kapitallerine ülkemizdeki işbirlikçileri ile birlikte iliklerimize kadar işletecekler ve bizleri sömürmeye devam edecekler.  

Bu ülkenin 68 ve 78 kuşağının verdiği onurlu mücadelesinden feyiz alarak 88, 98 ve 2008 kuşağı olan toplumun tüm alanlarından doğru çok kimlikli, çok kültürlü, emekten ve ezilenden yana bir arada yaşamımızın mutlu olması için mücadeleyi gökkuşağı renkleri gibi örmeliyiz.

                Darısı Diğerlerinin Başına Olsun.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

AKP 7 Yıl Sonra Yasa İle Uygulamaya Geçirdi

AKP 7 Yıl Sonra Yasa İle Uygulamaya Geçirdi

Steril bir ortam sağlamak için yasal yasaklamalar sağlık açısından önemlidir. Bu yasaklar uygulanmalı ve desteklenmelidir. 2002 yılında bir hikâyeden yola çıkarak iş yerimde (özel sektör) sigara içmeyi kaldırdım. Kararı almadan 1 ay önce iş yerime gelen müşterilerimin hepsine sigara içilip içilmemesi için anket uygulaması yaptım. Bir ayın sonunda aldığımız kararın sonucu %70'inin içilmesin %30'u içilsin sonucuydu. Bu yüzden içenler için ayrı bir bölüm yapmayı düşündüm. Hatta bir dönemde yaptım. Sağlık konusunda anket sonucu azınlığın haklarının saklı kalmamasına karar verdim. Sonradan tamamen iş yerinde sigara içilmesini kaldırdım. Bunu yaparken sağlık profesörünün bir sağlık dersinde ki özel konuşmasından esinlendim. Özel konuşması şöyleydi; sınıftaki öğrencilere biz burada  %99'umuzun sigara içilsin %1'i içilmesin kararına demokratik seçimi konu sağlık olduğu için uygulayamayız. Yani sağlık insan için en önemli unsurdur. Sağlığın olmadığı yerde insan da yoktur. Burada demokrasi uygulanmaz. Aynı düşüncelerle çok az istisna olsa dahi 2002 yılından bu yana sigarayı iş yerimde içirtmiyorum.

2002 yılında böyle bir karar aldığımda Akhisar'da iş yerime yakın iki devlet bankasında personel ve müşterisi sigara içiyordu. İki bankanın da müdürünün odasına giderek şöyle dedim. Ben özel sektör olan kuaför salonunda böyle bir karar aldım. Siz devlet kurumunda yasal zorunluluk olmasına rağmen neden uygulamıyorsunuz? Maaşınızdan mı eksilecek? 2 banka müdürünün de bana yaklaşımı şöyleydi; “Müşterimiz esnaf ve çiftçi olduğundan dolayı sigara içmeyin diyemiyoruz.”Bende iyi ya çiftçi ve esnaf kapalı alanlarda nasıl davranması gerektiğini sayenizde öğrenmiş olur dedim. 2 banka müdürü de personeline ve müşterisine bankada sigara içirdiğinden dolayı haklısınız diyerek özür dilediler. Ve daha sonraki günlerde bu uygulamayı başlattılar. Dükkânında sigara içirtmiyorum diye birçok müşterim beni terk etti. Doğru bir karar olduğu için aldığım karardan geriye dönmedim. Beni terk eden müşterilerime sağlığınız bozulduğunda beklerim dedim. En sağlıklı iş yeri olduğunu belirttim. Buna karşılık bir müşterim şimdiki oda başkanımıza ben sigara içirtmiyorum diye şikâyete gitmiş. Oda başkanımızda bana bu konuda müşteri senin iş yerine gelmiş sigara içirmemişsin dedi. Bende “Evet sigara içirtmiyorum bu suç mu?” dedim. Bu konuda iş yerimde böyle bir karar aldım. Sigara içenler size içmeyenler bana gelsin dedim. Oda başkanımız beni ödüllendirilmesi gerekirken böyle saçma sapan bir soruyu bana sormasını şaşırdım. Ama gün ola harman ola geçtiğimiz günlerde oda başkanımız tüm üyelerine mesaj gönderdi. “Sigara içilmez levhasını odamdan ücretsiz alabilirsiniz.” Bu konuda iş yerimde sigara içilmez levhası olduğu halde oda başkanının geçmişte bana karşı yaklaşımından dolayı görüp iki çift söz söylemek istedim. Ama maalesef kendisini göremedim. Sekreterine bu konuda bilgi bıraktım.7 yıl sonrada olsa devletin dayatmasından dolayı aklı başına geldiği için tebrik ederim dedim. Bu konuda ülkenin Başbakanından 7 yıl önde olduğumu belirtirim. Demokratlar, aydınlar, solcular sosyalistlerin ve devrimcilerin önünde olmak sömürü düzeni olan neo- liberalcilerin işi değildir. Başbakandan 7 yıl önce Akhisar'da özel sektör olan kuaför salonunda uygulamaya geçirdiğim için çok mutluyum. Aydınlar, sosyalistler,devrimciler geleceği görür. Gelecekle ilgili toplumun halktan yana düşüncelerini 10-15 yıl önceden söyler. Aslında devrimciler hisseder ve ön görür. Muafazakarların, sömürgecilerin, emperyalistlerin ve kapitalistlerin düzenine su taşıyanların görmediğini yürekleriyle görürler. Tek suçları da budur.

NOT: Geçtiğimiz günlerde Akhisar Belediyesinin zabıta müdürü lokantacılar odasıyla birlikte Esnaf Kefalet Kooperatifi toplandı. Kapalı yerlerde sigara içilmez adlı toplantıda tüm oda üyelerine duyurdular. Bunuda basın duyurusu şeklinde Akhisar haber sitesinde yere aldı. Geçtiğimiz yıl ve geçtiğimiz günlerde AKP'nin önde gelen 2 ismi Bahadır YENİŞEHİROĞLU ve belediye başkan yardımcısı Latif ÇAKMAK'I belediyede makamında sigara içerken gördüm. Hatta bu görüntü Akhisar haberde de görüldü. Zabıta müdürüne bu kişileri şikâyet ediyorum. Hatta basın yoluyla sinirleri gerildiğinde herkese fırça atan Başbakanlarına da şikâyet ediyorum. Ayrıca sayın Başbakan kapalı yerlerde, umumi açık yerlerde sağlıklı ve steril bir ortam istediği gibi sosyal, toplumsal ve ekonomik alanlarında da kirliliğe son vermelidir. Hani Müslümanlığın en önemli şartlarından olan temizlik imandan gelirdi? Komşusu aç yatarken kendisi tok yatmamalı. Gemicikler, özel uçaklar, pırlanta ve mücevher satan şirketleri de olmamalı. Valiz ile geldik İstanbul'a maşallah Allah'ın sevdiği kulu nelere sahip olduk. Güzel Ülkemin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN

10 Temmuz 2009 Cuma

14 Oda Başkanı 7500'e Yakın Üye İçin Ne Yaptı?


14 Oda Başkanı 7500'e Yakın Üye İçin Ne Yaptı?


Berberler odası 10.07.2009 tarihinde saat 17.30'a kadar aidatı getirenler 68 TL ödeyecektir. Getirmeyenler  % 100 zamlı ödeyecektir. Diğer odaların uygulaması nasıldır, bilinmiyor.

            Odalar ne işe yarar? Oda kaydı yapmak, esnaf kefalet kooperatifi, bankalardan kredi almak için belge vermek, meslek eğitim merkezine kayıt olacak öğrencilere evrak düzenlemek kısacası bürokratik olan işleri yapmak mı? Üyelerinin sosyal, toplumsal, ekonomik, mesleki eğitim gibi sorunlarına eğilmez mi? Oda başkanı ve yöneticilerin görevleri nelerdir? Kimi odalar aylık, kimi odalarda 2-3 aylık prosedür gereği toplantı yapması mıdır? Görevleri yalnızca gelir-giderleri karar defterine işlemek midir? Denetim kurulu başkanı ve üyelerinin görevleri nelerdir? Denetim kurulu başkanı ve üyeleri oda üyelerinin yanlışlarını ve yöneticilerin yanlışlarını denetlemek gibi bir görev mi üstlenir?

            Geçtiğimiz bir yıl içerisinde AKP hükümetinin küçük esnafı yok etme politikalarına hiçbir oda başkanı ve yöneticileri direnememiştir. Küçük esnafı ilgilendiren iki önemli karardan biri;2008 yılında çıkan Sosyal Güvenlik yasasıdır. Bu yasa toplumumuzda birçok örgütlü yapılar tarafından eleştirilmiştir. Oysa çıkan bu yasa en çok da esnaf ve sanatkârları ilgilendiriyordu. Esnaf ve sanatkârlarımız 14-15 yaşından itibaren toplumsal ekonomimize katkı sunmaktadır. Mesleki Eğitim Merkezinde SSK'lı diye bildiğimiz öğrenciler sigorta ve emeklilik hakkı için değil, iş yeri kazaları ve mesleki hastalıklar ile ilgiliymiş. Maalesef Akhisar'ımızda 14 oda başkanı ve yöneticileri bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmamış hatta bu konuya duyarsız kalmışlardır. Geçtiğimiz yıl bu yasadan dolayı çırak, kalfa ve usta kategorisinin içinde olan 1000 öğrenci mağdur olmuştur. Kadınlar 58, erkekler 60 yaş emeklilik hakkı kazanmamıştır. Oysa yaşları 14 ile 20 arası toplumsal ekonomimize katkı sunan yaşam alanlarımızın en önemli ayağı olan esnaf ve sanatkârlarımız mağdur olmuşlardır. Oysa 2008 yılında yasanın yürürlülüğe girmeden önceki döneminde Cumhurbaşkanımızın oğlu ekonomi bakanımız olan Ali Babacan'ın şirketinden çıkacak yasadan zarar görmemek için 28 gün sigortalı gösterilmiştir. Hakkı olan çırak, kalfa ve ustalarımız haklarını alamadıkları gibi hakkı olmayanlar sahtekârlık ve düzenbazlıkla hak sahibi olmuşlardır. Bunların en büyük sorumlusu odalar, birlikler, federasyon, konfederasyon başkanları ve yöneticileridir. Örgütlü yapılarımızın ortak karar alarak “Hak verilmez, alınır” şiarını önüne koymadığı müddetçe esnaf ve sanatkârlarımız neo-liberal ekonomik saldırı içerisinde ezilip yok olacaklardır.

 Küçük esnaf ve sanatkârı ilgilendiren karardan bir diğeri ise; 08.07.2009 Çarşamba günü Berberler Odasından bir mesaj geldi. “Konfederasyonumuzun 30.06.2009 tarihli yazısına istinaden 01.07.2009 tarihinden itibaren yıllık aidatlar 139;00TL olmuştur. Eski ücretten ödemeniz için odamıza 10.07.2009 tarihine kadar müracaat etmeniz önemle rica olunur. Bilgi için vs Berberler Odası Başkanı Zekeriya AÇIKGÖZ.” Hoppala bu da nerden çıktı dedim. 68 TL olan 1 yıllık oda aidat bedeli  %100 artarak 139;00 TL oluyor. Bu da ne diyerek odayı aradım. Sayın başkan bana şöyle söyledi. “Esnaf Odaları Birliğine genelge 03.07.2009 tarihinde gelmiş, bize de 06.07.2009 tarihinde bildirildi. Peki haklısınız. İki günlük bir süre var neden daha önce bildirilmedi. Odaya Konfederasyon tarafından böyle bildirildi. Biz bu kararı uygulamak zorundayız.” dedi. 09.07.2009 Perşembe günü odaya aidat ödemek için gittiğimde bu konuyla ilgili bilgi istedim. Bana bilgi verebilecek birisi yoktu. Duvarda asılı bir belge vardı. Ama belgede son ödeme günü olarak 10.07.2009 diye bir tarih yoktu. 01.07.2009'dan itibaren aidatlar 139 TL olmuştur diye bir yazı vardı. Şimdi sorarım yasayı çıkaranlara 21.03.2008'de çıkan resmi gazetede yayınlanan böyle bir uygulamayı 08.07.2009 tarihinde neden istiyorsunuz. Bir de 01.07.2009 Federasyon tarafından yürürlülüğe giren genelge tüm odalara bildirilmiştir.

68 TL olan aidat tarihi geçtikten sonra nasıl istenir? Şimdiye kadar aklınız nerdeydi?

01.07.2009 tarihinde yürürlülüğe giren bir yasa nasıl 08.07.2009 tarihinde oda başkanı tarafından iki güne kadar ödeyin diyerek nasıl tüm oda üyelerine mesaj gönderir?

09.07.2009 tarihinde ödemeye gittiğimde bana 

08.07.2009 tarihli makbuz kesildi. Soruduğumda ise başkan tarafından yanlışlık yapıldı denildi. O zaman yanlışlık yapıldıysa yaklaşık 5 kişi ödeme yaptı ve onların makbuzundaki tarih 

09.07.2009 tarihlidir. Bana neden 08.07.2009 tarihli makbuz kesildi?

68 TL olan oda aidatların birinci taksitini nisan ayında ödendi. İkinci taksiti Ekim ayının sonunda ödememiz gerekiyor. Peki, aidatının 2. taksitini ödemeyenler Ekim ayında ne kadar ödeyecek?

Tüm oda başkanları ve yöneticileri bugüne kadar bu konuyla ilgili basın açılaması neden yapmadı?

Bu karma karışık uygulamaya konulan yasa neye göre belirlenmiştir. 13.8 daralma yaşayan bir ülkede % 100 aidatların yükselmesi ve bunun yanında tombaladan çıkar gibi 8 gün geçtikten sonra iki gün içinde ödeyin deniliyor.

Tüm oda başkanı ve yöneticileri “Hak verilmez, alınır.” örgütlü toplum olmadığımız müddetçe sorunları aşamayız. Ülkemizde AKP'nin tekelci zihniyeti kapitallere bizleri peşkeş çektiriyorlar. Esnaf ve sanatkârların belini kıran zincir mağazaların yerellerde ve genelde yasa sınırlarının dışında hizmet verdiriyorlar. Bizleri yok etmek içinde sürekli hırpalayıcı ve yok edici yasa çıkarıyorlar.

Yine dikta ve temsili demokrasi tarzı bir dayatma ile yukarıdan aşağı gelen bu tür baskılara,  aşağıdan yukarıya örgütlenerek karşı durmalıyız. Bu böyle olmadığı sürece hep köle olacağız. Köle olmamak içinse “Hak verilmez, alınır” diyerek taleplerimizi almalıyız.
14 oda başkanımızın yerel seçim öncesi ortaklaşa aldıkları karar şöyleydi; “Yerel seçimlerde siyasiler tüm esnafları dikkate almalıdır.” Başlıklı basın açıklaması tüm esnaflar tarafından olumlu karşılandı. Sonrasında seçim atmosferine girildiğinde ortak hareket edilmedi. Birileri ortak basın açılamasının gücünü kullanarak bir yerlerden kariyer edinmeye çalıştı. Ortak hareket edilmediği için bir kaç kişi kişisel kariyer edindi. Yerel seçimlerde ortak basın açıklaması yaptınız. Şimdi 7500 üyeyi ilgilendiren aidat sorunları ile ilgili neden bir basın açıklaması yapmıyorsunuz?